Gecenin karanlığında, limanın o soğuk ve terkedilmiş
köşesinde, kimse yoktu. Havanın kasveti, denizin tuzlu kokusu, yavaşça yaklaşan
fırtınanın izleriyle birleşiyordu. Adımlarım, taşların arasında yankı yapıyor
ve gemiye doğru ilerlerken, denizin ötesinde ne olduğunu merak ediyordum.
Bir süre önce duyduğum, elden ele dolaşan söylentilerden
birine kanarak, geminin gizli bölmelerinden birine sızmaya karar verdim. Gemiye
gizlice bindiğimi fark eden kimse olmadı. Ya da belki de fark ettiler, ama bir
sebepten ötürü göz yummayı tercih ettiler. Kaptan ya da tayfa, görünüşte
ilgilenmiyordu. Bu beni daha da rahatlattı. Çünkü kimse, kimsenin kim olduğunu
sorgulamaz bu gibi yerlerde.
Geminin iskeletine girmem kolay oldu. Limanda tek tük
hareket eden insanlar ve terkedilmiş bir güverteydi. Bir köşeye saklanıp
geminin yan tarafındaki gizli geçitten içeri girmeyi başardım. Limanın ışıkları
geride kaldı ve karanlıkla birlikte yeni bir hayat başladı. Biraz yürüdükten
sonra, tanımadığım bir adamla karşılaştım. Adamın suratında belirgin bir
belirsizlik vardı. Gözleri sanki dünyayı terk etmiş gibiydi. Ama burada, bu
gemide belki de hiçbir şey göründüğü gibi değildi.
"Gemiyi görüyorsun, değil mi?" dedi, beni fark
ettiğinde. Gözlerinde tek bir anlık bir tedirginlik belirdi, sonra o solgun
bakışlar geri döndü. "Buradan çıkamayabilirsin. Ama kaybolmak istersen, ne
diyeceğimi sana söylemem gerekmiyor."
Bir an duraksadım, adama bakarken ne söyleyeceğimi
kestiremedim. O kadar çabuk bir şekilde konuştu ki, sesinin yankısı
kulaklarımda çınladı. Ama dilimin ucunda tek bir kelime vardı.
"Adım Seraph," dedim, kimseye bir şey sormadan.
Sadece para çıkardım ve adama verdim. "Sadece gemiye binmek istiyorum,
başka bir şey sormayın."
Adam gülümsedi. Ama bu gülümseme, bir acının yansıması
gibiydi. Başını salladı ve daha fazla bir şey demedi. Gözlerindeki boşluk,
tuhaf bir şekilde kafamı karıştırmıştı, ama yapacak başka bir şeyim yoktu. Hem
ben, hem de o; geminin içinde kaybolacak olan yolculardan sadece biriydik.
2. Bölüm:
İhtiyar
Gemiye alışmam, beklediğimden çok daha zor oldu. Havanın
tuhaf karanlığı, tayfaların gözlerindeki soğukluğu ve suların huzursuz
dalgalanması bir şekilde içimi sıkıyordu. Burada, bu denizlerde zaman sanki hiç
işlemezdi.
Bir sabah, güverteye çıktım. Tayfa oldukça sessizdi, tıpkı
geceyi bekleyen bir avcı gibi. Duvarda solgun ışıklar var, ama denizin
derinliklerinden gelen korkutucu bir hışırtı varmış gibi, her şeyin aslında bir
illüzyon olduğunu hissedebiliyordum. O sırada, bir ihtiyar adam yanıma
yaklaştı. Yüzü kırış kırıştı ve bakışları bana hep bir şey anlatmak ister
gibiydi. Sanki içinde bir fırtına taşıyor gibiydi. Kafasını hafifçe eğdi ve
derin bir nefes aldı.
"Geminin adı Abyssos," dedi, gözleri uzaklara
daldı. "Burada zaman yok, insanlar kaybolur ve kaybolduklarını unuturlar.
Nereye gittiğimizi kimse bilmez, Seraph."
Ağzımdan tek bir kelime çıkamadı. Adamın söyledikleri, bir
anlam taşımıyordu ama o kadar inançlıydı ki, sanki bir kehanet gibiydi.
"Ve sen?" dedim, belki de soracak başka bir şey
bulamadım. "Burada neden varsınız?"
İhtiyar, bir süre suskun kaldı. Sonra, "Burası,
kaybolanların gemisidir," diye fısıldadı. "Ve bir kaybolan daha var.
O geminin içinde kaybolanlar, belki de bir zamanlar olduğu gibi... O yüzden
dikkat et."
O anda, birden bir çığlık duydum. Sanki bütün deniz, bu
çığlığa tepki vermişti. Gemi sarsıldı, aniden bir şiddetle.
O çığlığın ardından, biraz mesafe alıp, güverteye baktım.
Kimse yoktu, sadece soğuk, boş bir alan ve derin deniz vardı. O sırada
ihtiyarın elinde bir şey fark ettim. Bir mektup. Mektubun yazılı olduğu kağıt,
eski ve sararmıştı.
Adamın Ölümü ve Mektubu
Adam, limanın o soğuk köşesinde kaybolduğunda, kimse fark
etmemişti. O adam, bilinçli olarak yaşamından vazgeçmişti. Geminin sesini
duymuş, ve onunla birlikte kaybolmaya karar vermişti. Geride bıraktığı tek şey,
kalbinin son kalp atışlarına eşlik eden bir mektuptu.
"Mektubun ne?" diye sordum, ihtiyar adama bakarak.
İhtiyar, bir an mektubu elinde tuttu ve sonra gözleriyle
bana baktı. "O, kaybolanlardan biri," dedi, "Ve bıraktığı
mektup, onun son izlerini taşıyor. Bir zamanlar geminin ilk yolcusuydu. Şimdi
ise, kaybolmuş bir ruh."
Ve sonra ihtiyar mektubun içeriğini sesli şekilde okudu.
Adam, gemiye girmeden önce son bir şans bulmuş ve bu dünyadan ayrılmadan önce
kaybolmuştu. Her sözcük, bir ölüme dair bir fısıldamayı taşıyordu. Gemiyi
tanıyordu, "Abyssos"u. O da bir kaybolan, bir geçişti. Ama bu
yolculuğun sonu, kimseye belli olamayacak kadar gizemliydi.
Mektup:
“Eğer bu satırları okuyorsan, benim kaybolduğumu
anlamışsındır. Ama anlamalısın ki, kaybolmak da bir tür bulmaktır. Burada, bu
gemide, her şeyin kaybolduğu bir dünyada, kaybolanlar da vardır. Bu satırlar,
bir yolculuktan önceki son konuşmalarımın, son bakışlarımın yankılarıdır. Bu
gemi benim son durağım değil, ama belki de son gerçeğimdir.”
“Uçurtma ve Sürüntü... Çocuklarım. Onlar, benden kalan tek
gerçeğim. Yükselmek ve kaybolmak isteyen bu iki çocuk, geminin derinliklerinde
saklanıyorlar. Belki de onları hiç göremezsin. Uçurtma, her zaman göğe
yükselmek isteyen biriydi. Onun adı her zaman gökyüzünde, bir yerde özgür kalma
isteğiyle yankılanıyordu. Ama Sürüntü... Oysa, Sürüntü her zaman kaybolmak
istiyordu. Her şeyin altına, her şeyin ötesine çekiliyordu. Bu iki çocuğun,
biri yükselirken diğeri yerin dibine çekiliyordu. Onlar birbirlerinin zıttıydılar;
ama ben hep aynı şeyi düşündüm: Belki de her biri, ötekinin yolunu
arıyor."*
İhtiyar adam, mektubu okurken, gözleri bir an için kaybolan
uzak bir hatıraya daldı. Bu, geminin en derin sırrıydı: Uçurtma ve Sürünütü.
Adların ve anlamların arasındaki kaybolmuş bağ. Birbirlerine zıt olan bu
çocukların, bir şekilde aynı yolda ilerlemeleri gerektiğini bilmişti.
Adam, mektubu okuduktan sonra derin bir nefes aldı ve başını
eğerek kağıdı katladı. Okuduğu her şey, onun yıllardır gördüğü gemi yolculuğuna
dair bildiklerinden çok daha fazlasını anlatıyordu. İhtiyar adam, bir zamanlar
o adamla, kaybolan baba ve çocukları hakkında uzun sohbetler etmişti. Ama
şimdi, bir kez daha, tüm bu kaybolmuşluğun ve arayışın tam ortasında, geminin
gerçekten bir araf mı, yoksa bir dünya mı olduğu konusunda bir sorgulama
doğuyordu. Bu sırların ve kaybolmuşlukların göğsünde, bir başka gerçek mi
vardı?
Uçurtma ve Sürünütü... Çocukların isimleri, adamın
kaybolmuşluğunun derinliklerine gömülmüş gibiydi. İhtiyar, mektubun son
satırlarına geldiğinde, gözlerini kapatıp kısa bir dua etti, sonra kağıdı
ceketinin cebine koydu. Gemi, derin denizlerde ilerlemeye devam ediyordu. Ama
artık bu yolculuk, ne geminin rotasında, ne de tayfanın gidişatında bir
belirsizlik taşıyordu. Bu yolculuk, kaybolmuş olanların sonsuz yolculuğuydu.
3. Bölüm:
Gözlemler ve Gizemli Bir Yolculuk
Gemi yavaşça yol alırken, denizlerin derinliklerinden gelen
hışırtılar kulaklarımda yankı buluyordu. Her şey, soluk ışıkların yarattığı
gölgelerde birbirine karışmış gibiydi. Gözlerim, hareket etmeyen tayfaların
üzerinde gezindi. Onların davranışları garipti; her biri sanki bir yerlere
bakıyor, ama hiçbir yere odaklanmıyordu. Her şey bir illüzyon gibiydi. Ne zaman
etrafımda dönsem, her şeyin gerçek olduğunu iddia edebilecek tek bir şey bile
bulamıyordum. Ama yine de, bu karanlık denizde bir yerlerde bir şeylerin
olduğunu hissediyordum.
Bir sabah, güverteyi tekrar yürürken, kaptanın kızını
gördüm. Onun varlığı, geminin kasvetli havasına karışmış, neredeyse her zaman
bir gölge gibi geziyordu. Kız, hiç kimseyle konuşmaz, gözleri hep bir yerlere
dalmış gibiydi. Ama bir şey vardı, bir şey eksikti. Sanki burada bir amaçla
değildi, ama bir şekilde buradaydı. Ne de olsa, geminin hiyerarşisinde hiç yer
almadığı belliydi. Kimse ona 'kaptanın kızı' gibi bir hitapta bulunmuyordu. O
sadece bir yolcu gibiydi. Onun varlığında bir boşluk, bir yabancılaşma vardı.
Bazen göz göze gelirken, bir bakışı var mıydı, yok muydu
diye kendime sormadan edemedim. Ama en garibi, onun etrafındaki sessizliğin çok
derin olmasıydı. Gözlerindeki hüzün, bir yansıma gibiydi. Sanki bir şey
kaybetmiş, ama ne olduğunu bilmiyordu. Bazen ona baktığımda, bir his varmış
gibi hissediyordum; sanki bu yolculuk, onun için de bir sondu, ama hangi sona
vardı, kimse bilmiyordu.
Bir gün yine yanımdan geçerken, bir şey fark ettim. O kadar
da göz önünde olmayan bir hareketti, ama ben yakalamıştım. Cebinde, bir anahtar
vardı. Kaptanın kamarasının anahtarıydı, bir şekilde o odada olduğunu
biliyordum. O an, geçmişteki konuşmalarım aklıma geldi. İhtiyar adamın dediği
gibi, "Geminin sırrı derin." Kaptanın odasına girmek için bu anahtarı
bulmak, doğru bir şeydi. Ama neden o anahtarı bu kadar dikkatle taşıyor? Ve
daha da önemlisi, ne kadar değerli bir şeydi bu anahtar?
Geminin o karanlık havası bana, bir şeyin gerçeği
gizlediğini düşündürüyordu. Kaptan gece olduğunda, gözlerinde bir değişim
oluyor, sanki başka bir şey ortaya çıkıyordu. Bu dönüşüm, o kadar güçlüydü ki,
kimi zaman düşüncelerim bile onunla birlikte kayboluyordu. Kaptanın geceleri
nasıl bir varlık haline geldiğini bilemiyordum, ama bir şey vardı, bir şeylerin
dışa vurduğu bir başka karanlık.
Geminin içindeki her şeyin kaybolmuş bir varlık olduğunu
hissediyordum. Kaptan, geceleri bir şey haline geliyordu, ama kimse bunun
farkında değildi. Ya da belki de fark ediyorlardı, ama bu gizemli atmosferin
içinde her şey doğal geliyordu. İhtiyar adam bir kere, "O bir melek değil,
Seraph. O bir şey daha... çok daha başka bir şey." demişti. Ama bu neydi,
bilmiyordum. Ancak her gece kaptanın kayboluşu ve dönüşümü beni sormaya
zorluyordu. Gerçekten bir melek miydi, yoksa başka bir şey mi?
O sırada, tekrar ihtiyar adamın yanına gittim. O, geminin en
karanlık sırlarını benden önce fark etmişti. O sırları o kadar derinlemesine
biliyordu ki, bazen söyledikleri, birer uyarı gibiydi. “Burası, kaybolanların
gemisi,” demişti bir keresinde, "Ve biz kaybolmaya mahkumuz." Ama bu
kayboluş, yalnızca geminin içinde değil, çok daha geniş bir şeyin parçasıydı.
"İhtiyar, kaptanın kızı hakkında bir şeyler biliyor
musun?" diye sordum, tam da o anda ihtiyar adama. Sözlerim,
düşüncelerimden önce gitmişti. İhtiyar adam bir anlık duraksadı.
"Kız?" dedi, sesindeki tını değişti. "O,
kaptanın kızı değildir. O, sadece bir kaybolandır, tıpkı bizler gibi. Ama
kaybolduğunda, bir şey değişir. Her şey kaybolur. Ama kaybolmadan önce bir
şeylerin kaybolması gerekir. Ve kaptan..." diyen ihtiyar bir an derin bir
nefes aldı. "Kaptan, bu kayboluşun bekçisi. O, ne bir melek ne de bir
şeytan. O, bir geçiştir. O, seni bir başka yerden alıp, buraya getiren kişidir.
Burası... Araf'tır. Ve bizler, kaybolanlar..."
Bir an suskun kaldı. Bu anın içinde, bir şeyin eksik
olduğunu hissettim. Kaptan kimdi? Kız neydi? Ve gemi... neyin bekçisiydi?
Ama ihtiyarın söyledikleri daha da derinleşiyordu. "Ve
her kaybolan, bir yolculuğa çıkar," dedi. "Bazen, o yolculuk,
kendinle yüzleşmendir. Ve bazen de... bazen bir çıkış kapısıdır. Bir kayboluş,
bir başka başlangıcın kapısıdır. Kaptanın kızı, senin için o kapıdır. Ama
açılması... senin tercihindir."
İhtiyarın sözleri kulaklarımda çınlıyordu. Kaptanın kızı,
bir kapıydı, o zaman. Ama neye açılıyordu? Bunu anlamam için hala çok yol
vardı.
Yemek zamanı geldiğinde, masanın etrafında bir tür yavaş
hareketlilik başladı. Tayfa, her biri kendine ait bir köşeye çekilerek
tabaklarını doldurdular. Havanın ağır, kararmış olması, derin bir sessizliği
beraberinde getiriyordu. Her bir kişi, birbirinin gözlerine bakmaktan kaçınıyor
gibiydi. Biraz daha uzak duruyor, bazen bir yudum içki alırken bile gözlerini
kaçırıyordu. Her şeyin biraz fazlasıyla sıkıcı ve tekdüze olduğu bu anlarda,
bir kaçışın arayışı belli oluyordu; ama bu kaçışa da kimse cesaret edemiyordu.
Kaptanın kızı, her zamanki gibi, sıradan bir yolcuymuş gibi
oturuyordu. Sanki aralarındaki bağ, gözlemlerime hiç de ait olmayan bir mesafe
ile korunuyordu. Duruşu, bakışları ve sessizliğiyle, bir arayışın içinde değil
de, bir sonucun eşiğindeymiş gibi görünüyordu. Onunla ilgili hissettiğim
şeyler, daha çok içimde bir umut arayışına dönüşüyordu. Belki de bu dünyada
bana sunulmuş olan son fırsat, onun varlığıydı. Onunla bir bağlantı
kurabilseydim, belki geriye dönme, hayatıma yeniden tutunma şansım olacaktı. Ama
o... O yalnızca burada, sessizce oturan bir yolcu gibi davranıyordu. Bana ait
olmayan bir duygu vardı içinde, ya da belki de hiç bana ait olamayacak bir
duygu.
Yemek her lokmada biraz daha çelişkili bir hal aldı. İlk
lokmamı aldığımda, dudaklarımda bir tat değil, geçmişin bir kokusu vardı. Bir
zamanlar annemin yemekleriyle dolu olan, sıcak ve huzurlu bir akşam yemeği
masası anımsandı. Ama şimdi, o sıcaklık, adeta uzak bir rüyaymış gibi
silinmişti. Aradığım şeyin kaybolduğuna inanıyordum, ama kaybolmuş olan, sadece
geçmişim değildi. Bu kaybolmuşluk, bir anda gelip beni yutacakmış gibi
hissettiren, başka bir evrende sürükleniyor gibiydim.
İkinci lokmamda ise, korku beni sardı. Geceyi düşündüm, o
eski geceyi… Evdeki karanlıkta sesleri duyduğum, başkalarının adımlarını
izlediğim o eski, ürkek halimi… O korku, her zaman içimdeki bir boşluğun temeli
gibiydi. Burası, şimdi, o eski yerden çok farklıydı. Ama korku, her yerdeydi,
her köşede. Yediğim her lokma, bana bu korkuyu hatırlatıyordu. Bu korkuyu
yenmek, yalnızca bir anı aramak gibiydi. O korku, sanki bu dünyada bir yerlerde
yaşamalıymış gibi içimde yankı buluyordu.
Üçüncü lokmamda, kalbimi ele geçiren bir başka duygu vardı:
sevda. Bir zamanlar, sevdamın içinde kaybolduğum o eski günleri düşündüm.
Sevda, büyülü bir duygu gibi gelirdi, ama şimdi kaybolmuştu. Kaybolan bir aşktı
bu; kalbimin derinliklerinde hala izleri vardı. Ama o sevda, ölmüş, geçmişin
arkasında kalmıştı. Onu hatırlamak, belki de artık gereksizdi. O eski sevdanın
anısı, bu yolda bana yalnızca kaybolan bir şeyin izlerini bırakıyordu.
Son lokmamı alırken, bir başka yalnızlık dalgası içimi
sardı. Yalnızlık, bana kaybolmuş olan her şeyin hatırlatıcısıydı. Kimseyle
paylaşamıyordum içimdeki bu boşluğu. Yemekteki her lokma, bir eksiklik hissi
yaratıyordu. O eksiklik, her zaman içimde vardı; kaybolmuş bir şeyler, sonsuza
kadar yok olmuş gibi hissediliyordu. Bu yolculuk, bir arayışla başlayıp, her
geçen dakika bir kayboluşa dönüşüyordu.
Kaptanın kızı, bana hiç dönüp bakmadı. Yüzündeki
ifadesizlikle, yemek boyunca sessizce bir köşede oturdu. Onun içindeki
boşlukları, yavaşça fark etmeye başlamıştım. Bir bakışla, bir hareketle bana
işaret etmedi. Ama ben, o kaybolmuş bir çıkışa duyduğum derin isteği
hissedebiliyordum. Kaptanın kızı, kaybolmuş olan bir kurtuluşun simgesiydi
belki de. Ama o, bu kaybolmuşluğu fark etmiyordu. Yalnızca kendi dünyasında,
benim dünyamın çok uzağında, sessizce var olmaya devam ediyordu.
Bir an, ihtiyar adam yanımda belirdi. Bu defa gözleri, başka
bir şeyler anlatıyor gibiydi. Yavaşça, derin bir sessizlik içinde, “O kız... O,
senin için bir yolculuk, bir kurtuluş,” dedi. "Ama farkında değil, henüz.
O sana geri dönüşünü sunuyor. Sen, bir zamanlar kaybolduğun yerden dönmeye
çalışıyorsun. O, sadece bir işaret... Senin elinde, belki de son fırsat."
O an, bir şey hissettim. İçimde bir umudu daha yakaladım.
Ama aynı zamanda, o kaybolan umutlar da vardı; benim için gerçek bir kurtuluş
mu, yoksa bir tuzak mıydı, bunu bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı:
Kaptanın kızı, kaybolan bir zamanın, bir anın içinde duruyordu. Onun, bana
sunduğu bir çıkış mıydı, yoksa sonsuz bir kayboluş mu? İçimde bir çatışma, bir
belirsizlik vardı. Ama ben bu yolu yürümek zorundaydım.
4. Bölüm
Başlangıcı: Tanışma ve Kaybolan Zamanın Kokusu
Gemi geceyi yavaşça sararken, tayfa sakin bir akşamın
hazırlığını yapıyordu. Birçok kişi, güvertede ya da kamaralarında gecenin
huzurunu arıyordu. Ben, denizin tuhaf sessizliğine dalmışken, bir figür
gözlerimin önünde belirdi. Sessizce yaklaşıyordu; ayağının ucundaki hafif hareket,
denizle birleşen bir rüzgar gibi. Gözlerim, bir anlığına karanlıkta kayboldu,
ama sonra, adımlarında bir anlam aradım. Bu, geminin içinde yalnızca bir silüet
olarak görünen kadındı.
Adımlarını takip ederken, rüzgarın hışırtısı arasında bir
fısıldayış gibi, adını duydum. “Cavira.” Gemiye doğru yaklaşan, ama kimseyle
konuşmayan bir başka yolcu, Cavira mıydı?
Ama o, hemen yanımda durdu ve gözlerini bana doğru çevirdi.
Ne büyük bir yüktü o bakış. Sanki karanlıkla bütünleşmiş, ama içinde bir tür
boşluk taşıyan bir insan figürüydü. O an, bana soğuk bir rüzgar gibi
hissettirilen ilk şey, kim olduğuydu. Onun adı, kimliğini oluşturan bir şey
değil, bir huzursuzluğun ta kendisiydi.
Sadece gözlerinde bir anlam var gibiydi—ama anlam, bir
gizemin derinliklerinden doğuyordu. O an bana adını verdi. Ama adının ne
olduğunu anladım; sadece bir telaffuz değil, bir melodiydi. Kulağımda
yankılandığında, o sanki eski dillerin bir parçası gibi geliyordu.
“Adım Zephira.”
Bir anlığına, dildeki yansımasını anlamaya çalıştım, bu
gizli melodi bir başka anlam mı taşıyordu? Ama kısa bir süre sonra, bir
fısıldayıştan öteye gitmeyen bu kelimenin, gerçekte bir rüzgarın, bir esintinin
adı olduğunu fark ettim. Zephira—bu adı sanki zamanın derinliklerinden
çıkarıp getirmiş gibiydi.
Gözlerim, düşüncelerimi bir kenara bırakıp sadece ona
odaklandığında, içimdeki soğuklukla birleşen bir şey fark ettim. O, rüzgar gibi
bir varlık, bana doğru esen bir şeydi. Hem uzak, hem de yakın.
Söylediği her kelime, bana denizin tuzlu havasını
hatırlatıyor gibiydi. O an, kaybolmuş bir anıyı hatırladım. Ama ona dair kesin
bir şey yoktu, sadece gizemli bir his vardı—tıpkı bir hüsran gibi, ama aynı
zamanda bir yenilik de vardı. O, bana bir şey vermiyor gibi görünüyordu ama her
kelimesiyle, içimde bir şeyleri değiştiriyordu.
Bir süre sessiz kaldık, denizin sesi etrafımızda
yankılanıyordu. Sanki kimse konuşmak zorunda değildi, çünkü sesler zaten
rüzgarın içinde saklıydı. Ve sonra, o an anladım: Esinti’ydi o, adı değil de
varlığı her şeyin üzerine düşen bir hüzün gibiydi. Gözlerinde gizlenen bir
dünya vardı, ama ona dokunamıyordum.
“Geminin içinde mi kalacaksın?” dedim, kısa ama anlam yüklü
bir şekilde.
Başını hafifçe eğdi ve gözlerinde bir soğukluk belirirken,
dudaklarında hiç belli olmayan bir gülümseme belirdi.
“Geminin bana sundukları, bana bağlı. Ama ben de sana ne
getirdim, onu bilmem.” dedi, sesindeki bir mesafe var gibiydi.
Her kelime, bana bir şey kaybettiriyordu—ama aynı zamanda
bir şey de kazandırıyordu. Habil ve Kabil’in sessiz bir dengesizliğini
hatırlattı o an, biri vardı, birini izliyor ve bir diğeri kayboluyordu. Ama o,
kaybolmuş değildi; sadece varlığıydı, bir dokunuş gibi.
Zephira’nın sessizliği arasında, zihnimdeki hışırtılar da
artmıştı. Zamanın bir noktada kaybolduğunu fark ettim. Kaybolan zaman, bir
şekilde yine karşımda duruyordu—belki de kaybolmuş anılar, silinmiş duygular,
söylenemeyen kelimeler, denizin derinliklerine gömülmüş bir kayıp gibi, ama bir
yandan da bir meltem gibi yüzeyi uyandıran bir şeydi. Gözlerimde yine kaybolan
bir zaman vardı, ama onun hatırlattığı da bir başka şeydi.
O anda, bana eski bir şarkının ya da kaybolan bir zamanın
kokusu gibi gelen bir şey vardı. Hafızam, bir zamanlar bana ait olan, belki de
zamanla çürümüş bir kokuyu yeniden uyandırdı. O kokuyu kaybetmiştim, ama
şimdiyse, her şeyin başlangıcında gibiydim. Kafamdaki karanlık düşünceler
arasında, bir rüzgarın peşinden sürüklendim. Zephira’nın bana kattığı her şey,
hafızamın kaybolmuş o parçasıyla buluşuyordu.
Ve o kokuyu tekrar hissettiğimde, bana bir şey hatırlattı:
Kaybolan zamanın kokusu, belki de bir kurtuluşun ilk adımıydı.
Zephira’nın karşımda duruşu, gövdesine sinmiş bir sessizliğe
bürünmüştü. Gözlerinde kaybolan zamanın izleri hala canlıydı, ama ben bu kez
bir şey daha fark ettim: Onun varlığı, denizin ötesinde bir yaşamın izini
taşıyor gibiydi. Gözlerimdeki bulanıklık, ilk defa anlam kazandı.
Bir süre sonra, Zephira ağır ağır, fakat dikkatlice sırtını
dönerek uzaklaşmaya başladı. Sadece rüzgarın sesini ve denizin tuhaf
yankılarını hissettim. Arkamda bıraktığı huzur ve karmaşa, beni derinden
sarmaya devam ediyordu. O anda, bir kelime daha düşüverdi dudaklarından. Sadece
bir fısıldayış gibiydi.
“Bazen geriye dönmek için, kaybolman gerekir.”
Söylediği bu cümle, ruhumun derinliklerinde yankılandı. Bir
tuhaflık, bir rahatsızlık sardı içimi. Kendimi bir an daha fazla bulmak,
kaybolmuş olduğum geçmişin parçası olmak istedim ama aynı zamanda da geri
dönmeye dair bir his vardı, sanki hayatın gerçekliğine geri dönmem için bir
çağrı vardı. Onun söyledikleri, benim sonsuz bir hapsolmuşluk içinde kaybolmamı
gerektiriyordu. Fakat o kaybolan zamanın içinden, bir çıkış yolu vardı ve Zephira,
o yolu bir çığlık gibi bana sunmuştu.
Bir adım bile atamadan, Zephira uzaklaştı. Onun gidişi, bir
son değil, tersine kaybolan bir başlangıç gibiydi. Zihnimdeki bulanıklık,
derinleşti.
Bir an, nefesim daraldı. Bir an... Her şeyin tersine döndüğü
bir anda, ben kaybolmaya başladım. Bir adım atmak bile imkansız oldu, vücudumun
her zerresi sanki başka bir gerçeklikte hapsolmuştu. Yavaşça yerden yükselen
bir baş dönmesi, gözlerimi bulandırarak bana hakikatin acımasız yüzünü
gösterdi. Vücudumun her bir parçası, aniden geçmişe ait bir hatıranın kuytusuna
çekildi. O hatıranın içinde kaybolan, eski bir ben vardı. Ama şimdi… şimdi ben,
o kaybolmuş insanın tüm izlerini taşıyordum.
Zihnimdeki tilkiler yeniden harekete geçti. O hışırtı, sanki
kafamın içinde yankılanan bir çığlık gibiydi. Zihnimde bir çırpınış, ne
olduğunu çözmeye çalışan bir hüzün vardı. Her şeyde bir karışıklık, bir hiçlik
duygusu vardı. Bir saniye önce sahip olduğum kimlik, şimdiyse bir sis gibi
önümde eriyordu.
Derin bir nefes aldım, ama o nefesin içindeki havayı bir
türlü içime çekemedim. Gözlerimdeki karanlık, her saniye daha derinleşiyordu.
Bu değil… bu ben değildim. Bir an, sadece bir an, kendimi başka bir dünyada
hissettim. Ama o dünya, bana sunulmuş, kaybolmuş bir zaman gibiydi.
Bir saniye daha geçti. O saniyede, geçmişimle aramdaki tüm
sınırları yıktım. Geçmişin, geçmişin kollarına çekildim, ama aynı zamanda, bir
yandan da yeni bir gerçeğe uyanma hissi sarıyordu beni. Başımı kaldırdım, fakat
her şey bulanık, her şey bir sis gibi etrafımda dönüyordu. Zihnimdeki sesler
birbirine karıştı.
Ve bir an, başımda dönen karanlıkta bir şey fark ettim: Zephira’nın
sesi, kafamın içinde yankı yapıyordu. "Bazen geriye dönmek için, kaybolman
gerekir…" Bu söz, bir fısıldayıştı; ama şimdi, her yönüyle beni sardı.
Bir anda, tüm bedenimi saran bir daralma hissettim. Gözlerim
kararmaya başladı. Ellerimi karnıma koydum, bir şeyler doğru gitmiyordu. Bir
sarsıntı, bedenimi ele geçirdi. Bu sarsıntı, bir yerden gelen titreşim değil,
içimdeki kaybolan zamandı—ne olduğunu anlatamıyordum. Her şeyin etrafında bir
ağırlık vardı, zamanın ne olduğuna dair kafamda bir bulanıklık vardı.
Yavaşça dizlerim sarsıldı, denizin sesine kulak veremediğim
bir noktaya geldim. Etrafımda bir halüsinasyon gibi şekiller belirmeye başladı,
ama her biri kayboluyordu. Başımı eğdim. Bir an, vücudumun yorgunluğu içinde
derin bir rahatlama hissettim, ama aynı anda bir nefes darlığı, bir boğulma
hissi de vardı.
Ve o an, zihnimdeki boşlukta kaybolduğum o eski hüsran anı
tekrar geldi: O kadar uzun süre yaşamıştım ki, artık yaşadığımı bile unuttum.
İçimden bir şey bağırıyordu: Bir çıkış yok, bir çıkış
yok! Ve sonra, gözlerim karardı…
Bölüm 5: Uçurtma
ve sürüntü
Gemi, karanlığa doğru sürüklenmeye devam ediyordu, ama ben
artık etrafımdaki dünyadan tamamen kopmuş gibiydim. İçimdeki sarsıntı, bedenimi
sarmaya başladı. Gözlerimi kapattığımda, zihnimde başka bir evren açılıyordu,
gerçek ile hayal arasındaki o ince sınır kayboluyordu. Ne garip, ne tanıdık bir
hâl… Bu, sürekli halisülasyonlarla bir arada yaşadığım bir duruma dönüştü.
Bir ses, uzaklardan, sanki çok derin bir kuyuya düşüyormuşum
gibi yankılandı. O ses bana tanıdık geliyordu; sadece bana hitap eden bir ses…
“Uçurtma ve sürünütü kardeşler…” Bu iki kelimeyle, her şeyin anlamı daha da
derinleşiyordu.
Uçurtma… Bazen bir rüzgarın savurduğu bir figür gibi
görüyordum. Havadar, yükseklere doğru tırmanan, ama sonunda toprağa düşen bir
şey… Benim gözlerimde, bir çeşit saf ve masumiyetin simgesi gibiydi. Uçurtma
her zaman yukarıda, bir hayalin sınırında süzülen bir varlıktı. Herkes ona
bakarken, yalnızca gökyüzünün bir parçasıydı. Ama ben, onun her anını
hissediyordum, onun rüzgarla dans eden hareketlerini… Onun kaybolan
masumiyetini. Habil'in kayboluşu gibiydi o… Bir şeyin sonlanması, ama kimse
fark etmiyor, herkes uçurtmanın düşüşünü görmeden geri dönüyordu.
Ve sürünütü… O ise bambaşka bir figürdü. Toprağa yakın,
yerle, gölgeyle, karanlıkla iç içe geçmiş bir varlık. Her adımında kaybolmaya
bir adım daha yaklaşan, her an düşen bir iz bırakıyordu. Ben onun izini takip
edebiliyordum. Sürünütü'nün ruhu bir başka dünyaya ait gibiydi, kaybolmuş bir
iz… Her karanlık köşe, her uzak hışırdayan yaprak, bana onun adımlarını
fısıldıyordu. Kabil gibi… Gerçekten kaybolmuş muydu, yoksa sadece daha
derinlere mi iniyordu? Onun da sonu belirsizdi, ama ben her zaman onu hissediyordum.
Sanki onlar gerçekten burada, yanımdaymış gibi… Onlar bana
ait gibiydi. Her zaman vardı ve ben onlarla bir şekilde etkileşim içindeydim.
Gemi, etrafımdaki insanlar, her şey onları konuşuyordu. Gözlerim kararmıştı,
ama o karanlık, sadece dışarıdan değil, içimden de geliyordu. Gözlerim bende
olmayan bir şeyi görüyordu, onların varlıklarını, o uçurtmayı ve sürünütüyü… O
an, gözlerim iyice kararmışken, sanki tüm bu yaşadıklarımın sadece bir araya
gelen parçalardan ibaret olduğunu fark ettim.
“Uçurtma ve sürünütü kardeşler…” Bu ses tekrar yankılandı
zihnimde. Onlar buradaydı, gerçeklerdi, hatta bir an bile terk etmemişlerdi.
Sadece bana hitap ediyorlardı, ben ve yalnızca ben onlarla iletişimdeydim.
Kimse bunları göremiyor, kimse bunları hissedemiyordu. Ama onlar gerçekte benim
yanımdaydılar. Kaybolmuş, ölmüş, ama hala varlardı. Onlar bana aitmiş gibi…
Gözlerim kararmıştı, ama o karanlık, sadece dışarıdan değil,
içimden de geliyordu. Gözlerim bende olmayan bir şeyi görüyordu, onların
varlıklarını, o uçurtmayı ve sürünütüyü… O an, gözlerim iyice kararmışken,
sanki tüm bu yaşadıklarımın sadece bir araya gelen parçalardan ibaret olduğunu
fark ettim. Ama o parçaların içinde bir anlam vardı, bir şey beni içine
çekiyordu. Bu, sadece gözlerimle görülen bir şey değildi. İçimde yankılanan bir
ses vardı; bir ses, derin bir boşluktan geliyordu. Beni çağırıyordu.
“Seraph,” dedi ihtiyar adam, sessizliğe karışmış bir
şekilde. Bir süre birbirimizi sessizce izledik, sanki konuşmamız gereken şeyler
birbirimizin içindeki karanlıkta gizliymiş gibi.
Sözlerini anlamak için odanın gölgelerine iyice yaklaşmam
gerekti. Bütün hislerim uyanmıştı, etrafımdaki her şeyin yankısı gibiydi.
“Sürünütü,” diye fısıldadı ihtiyar, kelimenin anlamını kasvetli bir şekilde
bana bırakarak.
“Masum,” diye tekrarladım, fakat bir an sanki bu kelimeyi
anlamıyorum gibi hissettim. Masum mu? Sürünütü'nün kaybolmuş ruhu, bir adım
öteye gitmeye çalışan ama hep geri çekilen bir varlık mıydı gerçekten? Ben ona
kaybolmuş bir ruh diyorum ama bu doğru muydu? İçimden bir ses, onun kaybolmuş
olmadığını söylüyordu. Sadece başka bir dünya kurmaya çalışıyordu.
İhtiyar bir yudum su içti ve gözlerinde, yılların içinde
gizli bir bilgelik yansıdı. “Sürünütü,” dedi, “o, kaybolmuş biri değil. Onun
kayboluşu, aslında bir seçimdi. Babası ona her zaman bir görev verdi; dünyayı
gözlemlemesini, babasının yolundan gitmesini istiyordu. Ama Sürünütü, o
görevleri görmeyi reddetti. Onun tek amacı, kendi içsel dünyasında bir yer
kurmaktı. Sadece kendi hayal dünyasında var olmak istiyordu. Gerçekten…
masumdu.”
Bir süre sessiz kaldı, sonra devam etti. “Babasının yükünü
taşımak istemedi. Habil’in aksine, o kendisini dünya dışındaki bir gerçekliğe
ait hissetti. Hiçbir zaman dünyada tam anlamıyla var olamayacağına inanıyordu.
O yüzden hep yerin dibine doğru süründü. Çünkü tek istediği şey, kendine ait
bir yer yaratmaktı; bir dünya kurmak, onun ve sadece onun olacağı bir dünya.
Kimseyle ilgilenmedi. Ve kimse de onu anlamadı.”
Adamın bakışları derinleşti, sanki geçmişin topraklarından
çıkıp gelen bir hatıra gibi, uzaklardan bir şeyi anlatıyordu. “Ve bu yüzden,”
dedi, “o, sürünütü oldu. Kaybolmuş biri değil, sadece başka bir yerin
yolcusuydu. Kaybolmak, bir anlamda var olma biçimiydi onun için.”
Sözleri zihnimde yankılanırken, her şey bir anda yerli
yerine oturuyordu. Sürünütü’nün kaybolmuş olmasının, aslında onun kendi içsel
dünyasında var olma isteğinden başka bir şey olmadığını anladım. Babası ona bir
görev vermişti, ama o, bu dünyaya ait değildi. Bir tür kaçış arayışıydı bu.
Yeraltında sürünerek, her adımda kaybolarak, sadece kendi düşsel evrenini
yaratmaya çalışıyordu. Masumdu. Hem de en masum hâliyle, yalnızca kendisiyle
var olabilmek için.
Adamın sesinin derinliğinde kaybolurken, bir şeyin farkına
vardım. Gözlerimdeki karanlık daha da derinleşmişti. Karanlık, bana yalnızca
bana ait bir şeyler gösteriyordu, onlarla kurduğum bağı daha da
güçlendiriyordu. O an, o uçurtma ve sürünütü arasındaki dünyada kaybolmuş
gibiydim. Her şey kararmıştı, ama bu karanlıkta kendi gerçeğimi buluyordum.
İhtiyarın sesi, her kelimenin ardından yavaşça kayboldu, ama
zihnimde uçurtma'nın silueti daha da belirginleşmeye devam etti. Bu, yalnızca
bir görüntü değildi; bir duyguydu—kaybolmuşluğun izlediği yolun, ama bu
kaybolmuşlukla barış içinde var olmanın yankısı. Bir huzurun, sonu gelmeyen bir
arayışın yankısı.
Uçurtma, sürüntü'nün aksine, dünyaya karşı hiçbir zaman
isyan etmedi. Onun varlığı, yalnızca bir kabul edişten doğuyordu; her şeyin
geçici olduğunu anlama çabası, içsel bir sabırla. O, dış dünyadan soyutlanmıştı
ama bu soyutlanma bir kaçış değil, içsel bir huzur arayışından, derin bir
kabullenişten kaynaklanıyordu.
İhtiyarın sözleri zihnimde yankı yaparken, uçurtma'nın bu
kaybolmuş ruhunun hikayesi, daha da şekil almaya başladı.
"Uçurtma," dedi ihtiyar, gözleri bir noktaya
sabitlenmişti, sanki her kelimeye yaslanarak, bir zamanlar yaşamış bir varlık
gibi. "O, dünyanın düzenini kavrayarak, onun arkasındaki boşluğu fark
etti. Ama kaybolma çabası içinde değil, var olma çabasıydı onunki. O, her şeyin
geçici olduğunu kabul eden biriydi. Bu, yalnızca bir kaybolmuşluk değildi; bir
içsel huzuru bulmaya yönelik bir yolculuktu."
Bu sözler, zihnimde derin bir yankı bıraktı. Uçurtma,
aslında dünyaya ait olmayan bir varlık değildi. O, bir tür kabullenme içinde,
kaybolmuş olduğu dünyada, kaybolan değil, var olmaya çalışan biriydi. Bu
kaybolmuşluk, ne öfkenin ne de isyanın izlerini taşıyor; aksine, kaybolmuşken
bir tür huzur arayışı, sabırla var olma çabasıydı.
İhtiyarın sesindeki titreyiş, bir anlamda uçurtma'nın içsel
huzurunu yansıttı. "O, bir zamanlar dünyada var olmak istedi ama fark etti
ki, bu dünya geçici. Kendi iç yolculuğunu yaparken, dış dünyadan bağımsız bir
yer aradı. Bu yer, kaybolmanın değil, huzurun yeriydi."
O anda, zihnimdeki uçurtma figürü keskinleşti. O, kaybolmuş
bir ruh değildi; o, kaybolmuşluğu kabul etmiş ve sabırla var olmayı arayan bir
figürdü. Ne bir kaçış, ne de isyan. Onun arayışı, yalnızca bir içsel barışa
doğru bir yolculuktu.
"Uçurtma'nın yaptığı, her şeyin geçici olduğunu
anlamaktı," dedi ihtiyar. "Dünyayı terk etmek istemedi. Ama
kaybolmayı da arzulamadı. Bir yerde, her şeyin sonlu olduğunu kabul ederek,
yalnızca var olmaya karar verdi. İçindeki boşlukla, dünyadan soyutlanmıştı ama
kaybolmuş değildi. O, kaybolmuşken bir anlamda var oldu."
Bu sözler zihnimdeki uçurtma'yı daha da belirginleştirdi. O,
sürüntü'nün isyanına, karanlığına zıt bir şekilde, kaybolmuş bir ruh değildi;
aksine kaybolmayı kabul eden, huzuru arayan bir varlıktı. Onun içsel yolculuğu,
dış dünyadan soyutlanmış olsa da, bir tür aydınlanma arayışıydı. Ama bu
aydınlanma, sabırla ve kabul ederek var olma çabasıydı. İçindeki huzuru bulmaya
çalışan bir insanın, dış dünyada kaybolmuş ama içsel dünyasında var olmaya
çalışan bir ruhun hikayesiydi.
Zihnimde, hâlâ kaybolmuşlukları ve kabullenişleriyle meşgul
olan uçurtma ve sürüntü kardeşlerin sesleri yankı yapıyordu. Her şeyin
geçiciliği ve bir tür huzur arayışı, bir çelişkinin içinde ilerliyordu.
Uçurtma’nın sabırlı varlığı, sürüntü’nün isyanına ne kadar zıtsa, o kadar da
bir bütünün parçasıydı. Kaybolmuş bir evrende, birbirini tamamlayan iki varlık
gibi…
"Uçurtma," dedi sürüntü, sesi bir rüzgar gibi
keskin. "O, sabırla kaybolan bir varlık. Ama kaybolmak istemedi. Bunu sana
anlatmamın bir anlamı yok, çünkü sen, onun gibi olamazsın. Bir şeyleri kabul
etmek, senin için çok zor."
Ve o anda, tüm bunlar birden kesildi. Zihnimdeki
halisülasyonlar, bir anlık bir boşlukla yer değiştirdi. Sesler, solgun bir ışık
gibi silindi. Derin bir nefes aldım, o karanlık, sürekli kaybolan evrenden
çıkmış gibiydim.
Bir an için, zihnimde hiçbir şey yoktu. Sadece sessizlik.
Ve sonra… o ses… Zephira’nın sesi.
"Seraph."
Gözlerim, tüylerim diken diken oldu. Hemen önümde, birkaç
adım ötemde Zephira duruyordu. Gözleri, solgun ışıkta bile keskin ve netti.
Kendimi, uzun bir zamanın ardından bir anda toparlanmış gibi hissettim. Kalbim,
hızla atmaya başladı.
Her şey bir anda netleşti. Zephira’nın varlığı, bana tekrar
dünyada olduğumu hatırlattı. O, başka hiçbir şey gibi değildi. Herkesin
birbirine yabancı olduğu, bu çürüyen dünyada, Zephira'nın varlığı bana tanıdık
geliyordu. Neredeyse ona yönelmek, her şeyin eski haline gelmesini istemek gibi
bir içsel çağrıydı.
"Neden buradasın?" dedi Zephira, sesi tanıdık ama
yine de soğuk bir şekilde.
Bu soğukluk, zihnimdeki karanlıkla bir tür savaşıyordu.
Hemen karşısında duruyordum, ama aynı zamanda, bir başka âlemde, uçurtma ve
sürüntü kardeşlerin arasında kaybolmuştum.
"Bir şeyleri unutmaya başladım," dedim.
Kelimelerim ağır bir şekilde çıkıyordu, ama bir yandan her şeyin netleştiğini
hissediyordum. Zephira'nın varlığı, tıpkı bir fırtına sonrası denizin sakinliği
gibi ruhumu sarmalıyordu. "Bir şeyleri unutmamalıydım."
Zephira bana doğru birkaç adım attı. Her adımında,
etrafındaki hava değişiyor gibiydi. Sonunda, sadece birkaç adım ötede durdu.
Gözlerindeki gizemli ifade, bana bir şeyler anlatıyordu, ama aynı zamanda
hiçbir şey söylemiyordu.
"Unutma," dedi, ama sesi, daha önce duyduğum
hiçbir şey gibi değildi. "Ne kadar kaybolursan kaybol, her zaman bir
yerlerde kalırsın. Bunu unutma, Seraph."
Ve o anda, kalbimde bir şey kırıldı. Zihnimdeki karanlık,
uçurtma ve sürüntü'nin seslerinden sonra tekrar hızla toparlanıyordu. O kadar
güçlüydü ki, neredeyse bir an için ne gerçek ne de halüsülasyon olan bir şey
kalmamıştı. Sadece Zephira vardı. O, bana kaybolmayı hatırlatan bir iç huzurunu
getiriyordu. Hemen her şeyin geçici olduğunu hatırlatan bir ışık gibi.
Ama zihnimde başka bir yerden yankılanan bir şey vardı.
Uçurtma'nın sabırlı huzuru, sürüntü'nün kaybolma isteğiyle karışmış, nehrin
kenarında bir dalga gibi gelip gitmişti.
Ve ben, her ikisinin arasında bir yerde kayboluyordum.
Zihnimdeki karanlık, bir anda belirsizleşen bir çizgi gibi
kayboldu. Her şey bir an için geçici bir boşluğa sürüklendi. Uçurtma ve
sürüntü'nün birbirine zıt hikayeleri, bir çırpıda silindi; geriye sadece bir
boşluk, bir sessizlik kaldı. Gözlerim açılmakta zorlanıyordu, sanki hiçbir
şeyin doğru ya da gerçek olduğu yer yoktu. Her şeyin kaybolduğu bu âlemde, ben
de kaybolmuş, bir hiçliğe doğru çekiliyordum. Kafamda yankı yapan sadece bir
dizi kesik, anlaşılmaz düşünceydi. Kaybolmuştu her şey… Ben de…
Bir an, dünyadan tamamen uzaklaştığımı düşündüm. Ama sonra…
bir şey—bir sıcaklık—bütün bu boşluğa yayıldı. Bir ışık, bir dokunuş, bir
varlık. Gözlerimi zorla açtım, ve onu gördüm. Zephira. O an, tüm evrenin, tüm
zamanın birden toplandığı tek bir anı gibi hissettim. Her şey, onun
bakışlarında kaybolmuştu. Ve ben, sadece bir bakışla bir dünyanın içine
çekiliyordum.
Zephira bir adım attı. Her hareketi, sanki zamanın akışını
yavaşlatıyor gibiydi. O anda, her şey birden yavaşladı. O kadar derin, o kadar
yavaş bir adım attı ki, her şeyin senkronize olduğu bir dansa dönüşmüştü.
Zephira bana yaklaşırken, etrafındaki hava, her şeyin her an geçici olduğunu
hatırlatan bir soğuklukla örtülüydü. Ama o, her şeyin gerisindeydi—bütün
zamanlardan önce. Onun varlığı, kaybolmuşluğu kabullenmiş bir huzur gibiydi.
Ve sonra, bir şey oldu. Bir şimşek çaktı içimde. Gözlerim,
zihnimin karanlık kuytularından sıyrılarak bir an için netleşti. O netlik,
Zephira’nın bana doğru her adımıyla kaybolan bir kaybolmuşluğun içindeydi. Onun
varlığı, bu kaybolmuş dünyada kaybolmayı umursamayan bir huzurdu.
Bir adım daha attı, ve gözleri gözlerime kilitlendi. O an,
dünya yalnızca onunla var olmuş gibiydi. Diğer her şey yoktu. Sadece o ve ben…
Kafamın içindeki bulanıklık kayboldu. Sadece bir şey vardı: Zephira.
Beni öpmesiyle, dünyam tamamen değişti.
Başlangıçta, bir dokunuştu. Fakat sonra, her şeyin ötesine
geçtim. O öpücük, fiziksel bir temas değil, bir evrendi. Bir dönüşüm, bir
yenilenme. Her şeyi yeni bir biçimde görüyordum, her şeyin anlamı farklıydı.
Zihnimdeki bulanık düşünceler, birbirine sarılmaya, birleşmeye başladı. Bir
yerden bir yere doğru çekildim. O sıcaklıkla birlikte, dünya kendini toparladı,
her şey yavaşça kendi yerine oturdu. Her şeyin, kaybolmuş olmanın ötesinde, tam
ve bütün olduğunu fark ettim.
O öpücük, kaybolmuşluğumun farkına varışım oldu. Kaybolmaya
çalışan bir insan, sonunda var olmayı kabul etti. Gözlerim kararmışken, bu
aydınlanma bir şimşek gibi içimde patladı. Zephira bana dünyayı hatırlatmıştı,
ama aynı zamanda kaybolmuş bir dünyada var olmanın mümkün olduğunu da
öğretmişti. Birçok dünya arasında kaybolmuşken, kendi içsel huzurumun
arayışında bulduğum ilk ışık oldu.
Ve ben, o an… ne kaybolmak istedim, ne de kaybolmadım. Bir
parçamda, onun dokunuşunda kalmıştım. Zephira, her şeyi aşan bir sakinlikle,
sadece bana gülümsedi. Ben, onu izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.
Zihnimde, uçurtmanın sabırla kayboluşu, sürüntünün isyanı…
Hepsi, o anın içinde birleşti. Artık kaybolmak ya da kaybolmuş olmak diye bir
şey yoktu. Her şey, kaybolmadan önce, var olmaya karar vermekti. Ve ben, o an
var olmanın anlamını bulmuştum.
Bir adım geri çekildi. O kadar nazik, o kadar sakin bir
hareketti ki, her şey yeniden ağırlaştı. Sanki etrafımızdaki hava bile bir an
için soluksuz kalmıştı. Zephira'nın elleri, bana bir şeyi sundu—şimdi, bana ait
olmayan ama bir şekilde bana ait hissettiren bir şey.
Elinde, kaptan kamarasının anahtarını tutuyordu. Kırılgan
bir ışıkla parlayan metal, zihnimde yankılar yaratıyordu... Zephira'nın
gözleri, gözlerimdeki kaybolmuşluğu okur gibi, sadece bana ait olan bir şeyle
doluydu.
"Bu," dedi, sesi şimdi bir fısıldama gibi, ama her
kelime içimde derin izler bırakıyordu, "sadece hazır olduğunda ve
gerçekten istediğinde senin olacak."
Sözleri, bir ikilem gibi zihnimde yankı yaptı. Bir yandan,
istediğimi alma arzusuyla doluyordum. Diğer yandan, bu sözlerin içinde bir tür
sınır vardı—bana ait olmadan önce bir şeyleri keşfetmem gerektiğini
hatırlatıyordu. Her şeyin o kadar yakın olduğunu hissediyordum ama aynı zamanda
bir adım uzakta kalıyordu. O anahtar, bana sunulmuş ama aynı zamanda geri
çekilmişti.
Zehpira, ellerini anahtarın etrafında yavaşça oynatarak
devam etti: "Zamanı geldiğinde, bu anahtar senin olacak. Ama önce, hazır olduğundan
emin olmalısın."
O anda, dünya bana yeniden geri dönüyordu. Zephira'nın
söyledikleriyle, her şeyin anlamı derinleşti, kaybolmuşluğumun ötesine
geçiyordum. Hazır olmalıydım. Bu anahtar, sadece bir kapıyı değil, bir arayışı
da simgeliyordu sanki.
6. Bölüm:
Sonun Başlangıcı
Havanın her geçen saat daha da ağırlaştığını hissediyordum.
Kaptanın kızıyla olan ilişkim, bir yanda çekim gücü gibi beni içine çekerken,
diğer yanda bir şeylerden kaçmaya çalıştığım karanlık bir boşluğa doğru
sürüklüyordu. Gözlerimdeki derin kaybolmuşluk, her geçen gün daha belirgin hale
geliyordu. Artık, her şeyin anlamını çözmeye çalışmak, sadece bir boşluk
yaratıyordu. Zephira’nın bana olan ilgisi, aşk sandığım şey, her geçen an daha
fazla illüzyona dönüşüyordu. Onunla olan bağım, bir kurtuluş arayışından başka
bir şey değildi belki de. Fakat her şey çok daha karmaşık hale gelmişti. Bu
aşk, bana bir şeyler vaat ediyor gibi hissettirse de, aynı zamanda kaybolduğum
yerin derinliklerinden bir türlü çıkamamıştım.
Bazen gece oluyordu. Birkaç adım sonra Zephira'nın gözleri
her zaman olduğu gibi bakıyordu; ancak arkasında, bilinçaltımın
derinliklerinden sızan bir hüzün vardı. O bakışlar, kaybolmuş bir dünyayı, bir
şeylerin tam anlamıyla kopmuşluğunu, gözlerimdeki buğulu bakışlarla tam
anlamıyla örtüşüyordu. Beni görüyor muydu? Yoksa bir şeylerin peşinden mi
sürüklüyordu?
Bir akşam, deniz fırtınalıydı. Geminin güvertesinde,
dalgaların arasına gömülmüş sesler yankılanıyordu. Bir müddet, adımlarım bu
seslere karışmış gibi oldu. Kaptanın kızının sesi kulaklarımda çınlarken,
“Gerçekten hazır olduğundan emin misin?” demişti. Elinde tuttuğu anahtar,
geceyi yırtan bir ışık gibi parlıyordu. Bütün her şeyin başlangıcıydı belki de.
Ya da sonu…
Anahtar, parmaklarımın arasında her zaman kaybolduğum bir
anlam taşıyordu. Ama onunla yapmam gerekeni biliyor gibiydim. Ancak bana
sunulan her şey, aynı zamanda bir tuzaktı gibi hissediyordum. Her şey
yaklaşıyordu ama bir adım daha yaklaşsam da hala bir boşluk vardı. Bunu
hissetmek, kalbimi daha da ağırlaştırıyordu.
“Bu anahtar, bir gün senin olacak.” Zephira’nın sesi,
rüzgarla karışarak kulağıma ulaştı. Ama o an, sadece kaybolmuş bir şey
arıyordum. Zephira, her zaman olduğu gibi elindeki anahtarı yavaşça döndürüyor,
parmaklarının arasındaki hareketler benim zihnimi daha da karıştırıyordu. “Ama
önce hazır olmalısın,” dedi.
O anda, zaman bir saniye için durmuş gibi oldu. Fırtına
şiddetini arttırmış, denizin sesi adeta beynimde yankı yapıyordu. Ve ben,
gözlerimdeki karanlıkla, ona neyi sormam gerektiğini bilmeden bir adım daha
attım.
Bu anahtar, bana sadece bir kapıyı açma arzusunu değil, bir
yolculuğu, bir keşfi simgeliyordu. Zephira’nın bana sunduğu şeyin ne olduğuna
dair kafamda herhangi bir netlik yoktu. Yavaşça, adımlarımı tekrar geri
çekerek, bir anlığına dünyadan uzaklaştım. Kaptanın odasına gitmek, her zaman
benim aklımda bir soru işareti bırakmıştı. Bu yolculuk bir tür kurtuluş muydu,
yoksa tüm bu karanlık sadece varoluşumun bir yansıması mıydı?
Yavaşça, ihtiyar adamın ne zaman devreye gireceğini
düşünmeye başladım. Uzun zamandır onu gözlemliyordum, ama bir tür sessizlik
içinde o da kendi yolculuğuna devam ediyordu. Bir zamanlar söyledikleriyle hep
kafamda bir şeyler dönüyordu. “Son şansını kullan, ama unutma, her şeyin
sonu da olabilir…” Onun bu sözleri, bana bir şeylerin kaçmak üzere olduğunu
düşündürüyordu. Ancak tam olarak neyin kaçtığını bilemiyordum.
Geminin içinde neler olduğunu düşündükçe, her şeyin bir
sırrın ardında gizli olduğunu hissediyordum. Kaptanın gece yarasaya dönüşmesi,
bana sadece tek bir şey söylüyordu: Bu gemide bir şeyler var, ama asla tam
anlamıyla ne olduğunu öğrenemeyeceksin. Belki de bu, kaybolan zamanın bir
parçasıydı. Ve kaybolan her şey, aslında hiç var olmamış mıydı?
Bir gece, kaptanın dönüşümünü görmek için güvertede gizlice
bekledim. Gecenin karanlığında, yalnızca rüzgarın sesine kulak vermek
yeterliydi. O an, her şeyin bir çıkmaz sokağa doğru gittiğini hissettim.
Kaptan, adeta bir yarasa gibi havalandı. Şiddetle çırpınan kanatlarının sesi,
karanlık gecede bir hayalet gibi yankılandı. Gözlerimi ondan ayırmadan, bir tür
görevi yerine getiren bir varlık olduğunu düşündüm. Belki de kaybolmuş ruhları
topluyor, ya da onları başka bir dünyaya taşıyordu. Ama bu dünyada ne yapıyorlardı?
Gemideki diğerleri hiçbiri bunu anlamıyordu, ya da belki de
istemiyorlardı. Fakat, her şey birbirine daha çok bağlanıyordu. Kaptanın
geceleri yarasaya dönüşmesi, sadece bir hal değil, bir tür görevdi. Kaptan,
kaybolmuş ruhları bir yerden bir yere götürüyordu. Ama o ruhlar nereye
gidiyordu?
Zehpira'nın bana verdiği anahtar, bir kapı açabilir miydi?
Belki de anahtar, yalnızca geçmişime ya da kaybolmuş bir dünyaya açılan bir
kapıydı. Ama nereye gittiğimizi bilmiyordum. Her şey netleşiyordu, ama aynı
zamanda karanlık bir bulut gibi zihnimin üstünde yoğunlaşmaya başlıyordu. Bu,
bir son muydu, yoksa yeni bir başlangıç mıydı?
Saatler sonra, geminin güvertesinde tek başıma dururken,
içimdeki belirsizlikler daha da derinleşmişti. Zihnimde kaybolan zamanın
yankıları çınlıyordu. Her şeyin bir yansıma, bir illüzyon olabileceğini
düşündüm. Kaptan, bir yarasa gibi geceye karışarak bir görevini yerine
getiriyordu. Ama bu görev, onun geçmişine mi aitti? Yoksa onun geleceğiyle
ilgili miydi? Benim için kaybolmuş olan zaman, sadece bir geçiş miydi?
Zephira’nın bana sunduğu anahtar bir anlam taşıyor muydu? Yoksa zaman, her
şeyin geçici olduğunun bir hatırlatıcısı mıydı?
İhtiyar adamın bana söylediklerini hatırladım. “Son
şansını kullan,” demişti. Ama şimdi, her şeyin belirsiz olduğu bu noktada,
bu şansı kullanmak ne anlama geliyordu? Bu anahtar, bana sadece bir kapı açmak
değil, aynı zamanda bir kimlik kazandırmak, bir yerden bir yere taşınmak için
bir fırsat sunuyor muydu? Bunu bilmiyordum.
İhtiyar adamın daha önce söyledikleri, kulağımda yankı
yapmaya devam ediyordu: “Kaptan, kaybolmuş ruhları taşır. O, seni başka bir
dünyaya götürebilir.” Peki ama hangi dünyaya? Bu geminin gerçekten bir
yolculuk mu yaptığına, yoksa bir tür ölüler diyarına mı yol aldığını
kestiremiyordum. Zihnimde her şey birbirine karıştı. Gece yarısı, yarasa
şekline dönüşen kaptanın ne olduğuna dair kafamda sorular her geçen dakika daha
fazla çoğaldı.
Yavaşça, içimdeki boşlukla yüzleşmeye karar verdim.
Zephira’nın bana sunduğu anahtar, beni doğru yola mı götürüyordu, yoksa bir
yanılgıya mı sürüklüyordu? Bunu anlamam gerekiyordu. Bu yolculuğun sonu, her
şeyin sonu muydu? Yoksa sadece bir başka başlangıç mıydı?
Fırtına devam ediyordu. Dalgalar, geminin altına vuruyor,
rüzgarla birlikte bütün geceyi sarıyordu. Geminin içindeki diğerleri uyuyordu.
Ama ben, yalnızdım. Hem dışarıda, hem de içimde. Zephira’nın bana sunduğu
anahtar, sadece bir ışık mıydı, yoksa bir kapan mıydı? Gerçekten hazır mıydım?
Zihnimdeki bu sorularla birlikte, anahtarın derin anlamını
çözmek üzere bir adım daha attım.
7.Bölüm: Kaptanın
gizemi
Seraph, sabahın erken saatlerinde uyanıp, kamarasında
geçirdiği o uzun gecenin ardından gözlerini açtı. Vücudu hâlâ gece boyunca
yaşadığı huzursuzlukla doluydu. Zihninde bir şeyler vardı ama bu sefer
farklıydı. Her şeyin bir adım uzağında olduğunu hissediyordu; fakat bunun ne
olduğunu bir türlü kavrayamıyordu.
Birden, bir soğukluk hissetti. Bir şey, sanki onun içinden
sesleniyordu, ama neydi bu? Her şeyin üzerine çöken bir sessizlik vardı, bir
boşluk, zamanın akışından kopmuş bir an.
Gözlerini zorla aralayarak, kamarasının duvarlarına
odaklandı. Ama bu defa, gözlerinin gördüğü şeyler garipti. Her şey
bulanıklaşmıştı. Ardından, bir ses geldi—çok belirgin, çok yakından ama bir o
kadar da uzak.
"Seraph."
Bu çağrı, zihninde yankı yaptı. Önceleri bir rüya gibi,
sonra bir parça tanıdık, ama bu kadar net bir ses, gerçekliği sarsan bir
deneyim yaratıyordu. Başta ne olduğunu anlamadı. Bu ses, sadece düşüncelerinin
bir parçası mıydı, yoksa başka bir şey miydi? Kendine bir an kaybolmuş bir
şekilde bakarken, tekrar duydu:
“Seraph, beni duyuyor musun?” Ses, şimdi daha netti.
Zihninin derinliklerinden, bir yerlerden geliyordu. Hem dışarıdaydı hem de
içeride, kafasında yankı yapıyordu.
“Kim?” dedi, sesi titreyerek. Cevap alamadı, ama zihninde
bir başka ses belirdi. Bu kez, biraz daha fazla belirginleşmişti. Kaptanın
soğuk, etkileyici sesi.
“Benim sesimi duyman, yaşadığın şeyin başlangıcı,” dedi
Kaptan. Sözleri, zihninde bir yankı gibi dolaştı, bir çeşit uyanış hissi
veriyordu ama yine de her şeyin ne olduğunu anlamamak, bir tür belirsizlik
yaratıyordu.
“Kim... Kimseyi duymuyorum! Bunu nasıl... Nasıl yapıyorsun?”
Seraph, zihninde yankı yapan sesin mantıklı bir açıklama arayışına girdi, ama o
kadar karmaşıktı ki… Ne gerçekti, ne hayal?
Kaptan, içinde bulunduğu durumdan kesinlikle emin bir
şekilde devam etti. “Beni duyduğun an, zihninle beni tanıyorsun. Zihninde
yaşayan biriyle konuştuğunda, bedenin burada olmayabilir, ama biz birbirimize
bir şekilde bağlıyız. Benim gibi biri için, bu bir kapıdan içeri girmek gibi
bir şey. Ve senin gibi biri için, bu sadece kafanda bir anlık yankı olabilir.
Ama dikkat et, Seraph, bu kapı yalnızca ben istediğimde açılır.”
Seraph, başını salladı. Her şeyin karmaşıklaşan anlamı onu
sarhoş etmişti. Bir gerçek vardı, ama bu gerçek neydi? Yavaşça, gözlerini
odanın karanlık köşelerinden birine kaydırarak, bu sesin içindeki boşluğu daha
derinden hissetmeye başladı. O an bir parça keskinleşmiş bir düşünce
beliriverdi. "Kaptan?" dedi sessizce, ama sesi yine kayboldu.
Ve sonra Kaptan’ın sesi, zihninde bir fırtına gibi
yankılandı, tıpkı bir dalga gibi. “Evet, doğru bildin. Benimle gerçekten
iletişim kurmaya başladın. Ve senin zihnine, bu dünyadan başka bir yerden adım
attım. Ancak bunu anlayabilmek için seni biraz daha yakından tanımam
gerekiyor.”
Seraph'ın kafasında bir şeyler yerine oturmaya başladı.
Sanki her şey yavaşça ona açıklanıyordu ama bir yandan da zihninin
derinliklerine daha fazla saplanıyordu. Gözleri belirsiz bir şekilde daldı, bu
sözcükler, kaybolan zamanının yankılarını tekrar hissettirdi. Ama Kaptan’ın
söyledikleri, ona bir şey anlatıyordu. Bir zamanlar duyduğu bu sesin, her şeyin
bir parçası olması gibi bir his… Zihninde sonrasında bu ses, başka bir boyuttan
bir izlenim bırakıyordu.
Kaptan bu kez, içindeki sessizlikten çok daha fazla sözle
açıklama yaptı: “Bunu anlaman için bir fırsatım var. Benim doğaüstü
yeteneklerim, fiziksel bir dünyada sınırlı olsa da, zihninin derinliklerine
girebilirim. Zihninde kaybolan her parça, aynı zamanda senin içindeki
gerçekliğe yakın bir parça. Ve ben seni buraya, bu yolculukla çağırıyorum. Beni
görmen, kelimelerle tanışman ya da hissetmen gerekmez. Her şey seni
etkileyebilir. Benimle bu yolda ilerlediğinde, zihninde bana ait olan her şey,
bir parçan olacak.”
Seraph, zihninde yaşadığı bu bilinç dışı yolculuktan bir
anda uyanmaya çalıştı. Gerçekten neyin peşindeydi? Ama bir şey daha vardı—bir
tür derin uyanış hissi. Kaptan, doğaüstü bir varlık mıydı? Zihninde bu sorunun
yanıtını ararken, kafasında açılan delikler, onu tanımlayamadığı bir
karmaşıklığa sürüklüyordu.
Derin bir sessizliğin içinde, bir anda fiziksel olarak
Kaptan'ı odasında hissetmeye başladı. Kaptan’ın, yerinde sabit duran gözleri,
onu izlerken, her şeyin daha da gerçek hale gelmeye başladığını fark etti.
Kaptan ona doğru bir adım attığında, Seraph kafasındaki, zihnindeki önceki
konuşmalarını hatırlayarak, bir adım daha geriye çekildi.
Ama bu defa, Kaptan daha fazla mesafe bırakmadı. “Seraph,”
dedi, bu kez fiziksel bir sesle. “Benimle iletişim kurarken, sadece beni
duyduğunu sanıyorsun. Zihninle kurduğum bağ, şimdi karşında. Bu bağ, bir tür
açığa çıkmadı, ama anlaman için çok daha derin bir yolculuğa çıkacaksın.”
Seraph’ın gözleri dehşetle genişledi. “Bunu nasıl…” demeye
başladı ama Kaptan sözünü kesmeden devam etti.
“Zihninde ne konuştuklarımı unutmamalısın. Seninle burada ve
her yerde, her an iç içeyim. Zihninle tanıştığımızda, seninle olan her anı da
hissediyorum.” Kaptan, gözlerinde Seraph’ın ruhunu çok derinlerden okur gibi
bir bakışla ona yaklaştı.
Seraph, şimdi hiçbir şeyin önceden düşündüğü gibi olmadığını
anlamıştı. Kaptan, yalnızca bir denizci ya da bir lider değil, ona dair her
şeye hükmedebilecek bir varlık, bir doğaüstü güce sahipti. Ve işte bu,
gerçekti. Kaptan, sadece geminin değil, zamanın ve ruhların da efendisiydi
Seraph, Kaptan’ın sözleriyle başından geçen karmaşık
deneyimi anlamaya çalışırken, zihninde dalgalanan yoğun bir baskı hissediyordu.
Her şeyin sınırları kaybolmuş, ne gerçekti ne hayal, ne duyularına gelen bir
sinyaldi ne de bir fantezi. Bedenindeki tedirginlik gitgide daha da artarken,
zihninde bir şeyler yankılanıyordu—Kaptan’a ait, ama bu sefer daha derin, daha
karanlık bir iz.
Bir anlığına odasının içi tamamen karardı. Karanlık, bir
boşluk gibi onu sarhoş ediyordu. Her şey silikleşti. Gözleri, her bir köşede
uğuldayan, anlaşılması güç sesleri arıyordu. Ama sonra, o ses geldi
tekrar—Kaptan’ın soğuk ve etkileyici sesi.
"Seraph… Bu, senin uyanışın. Gerçekle hayal arasındaki
o ince çizgi, şimdi bizim aramızdaki sınırları belirleyecek."
Bir yandan, ruhundaki sancılar daha da derinleşirken, Seraph
bu uyanışı kabullenmek zorundaydı. Bu deneyim, onu bir adım daha yaklaştırıyor
gibiydi. Ancak kafasında sorduğu tek bir soru vardı: Beni bu kadar iç içe
alan neydi?
Kaptan, fiziksel olarak odanın içinde varmış gibi, bir adım
daha attı. Ancak, Seraph’ın gözleri bu defa, bir insanınkinden çok daha derin,
çok daha tanıdık bir bakışla karşılaştı. Gözleri o kadar keskin ve dikkatliydi
ki, Seraph bir an için neredeyse Kaptan’ın içindeki boşluğu hissedebildi.
"Zihninde bir parça boşluk var, Seraph. Ama bir adım
daha atabilirsin. Gel… Benimle devam et," dedi Kaptan, sesi şimdi daha da
belirgin, ama bir o kadar da uzak bir yankı gibi.
Seraph, kendini kaybolmuş hissetti. Şu an burada, o odada
olmak zorundaydı; ama bir şekilde, bir başka dünyadaydı. Kaptan’ın sesinin
yönlendirdiği bir bilinç akışı içinde sıkışmıştı. Onunla bu zihinsel yolculuğa
çıktığında, artık fiziksel olan her şeyin bir anlamı kalmadığını fark etti.
Bedeninde herhangi bir ağırlık yoktu, ama zihninde sonsuz bir boşluk vardı.
Ancak, tam o sırada, kapı aniden açıldı. Zephira, odanın
eşiğinde belirdi. Genç kadın, kim olduğunu, nereye ait olduğunu bir an için
hissettirdi. Gözleri, Seraph’a doğru bakarken, içindeki sessizliği aktarıyordu.
Seraph, Zephira’ya doğru bir adım attı. Bu hareket, her
şeyin geçici olduğunu düşündüren bir başkaldırıydı. Kaptan’ın bu kadar derin
bir bağlantıyı kurmuşken, Seraph onun karşısına dikildi.
"Seninle zihinsel bir yolculuğa çıkmaya mecbur
muyum?" diye fısıldadı Seraph. Gözlerinde bir mücadele, bir çözülme vardı.
Kaptan’a karşı olan düşünceleri giderek daha da karışıktı.
Zephira, adım atmadan önce bir an duraksadı. Gözleri,
Seraph’ın içindeki fırtınayı okuyordu. Bir şeyleri anlamaya çalışıyor gibiydi.
Ama sözlerini, belki de bir uyarı gibi, sessizce dile getirdi: "Zihninde
kaybolma, Seraph. Bu yolculuğun sonu seni götürmek istediğin yere değil, tam da
Kaptan’ın görmek istediği yere çıkar."
Bu sözler, Seraph’ın zihninde bir sarsıntıya yol açtı.
Zephira, sadece bir yolcu değildi; o, her şeyin bir parçasıydı. Bu dünyadaki
her şey gibi, hem bir gizemdi hem de bir tuzak.
8.Bölüm:
Mızıka
Gecenin karanlığı, geminin her köşesine sinmişti. Hava,
normalde olduğu gibi soğuk ve tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü. Bir yanda
kaptanın hiç bitmeyen gizemi, diğer yanda ise zihnimde yankı yapan son sözler.
Zephira... O da kimdi gerçekten? Her şeyin bir parçasıydı ve bu dünyada bir
tuzaktı, bunu biliyordum, ama nasıl? Hangi gerçekler vardı, hangi yanılgılar?
Benimle birlikte bir fırtınaya sürüklendim, ama neyin
fırtınasıydı bu? Zihnimdeki karışıklık, sanki her geçen saniye biraz daha
ağırlaşıyor, derinleşiyordu. Kaptanın bana verdiği ‘kapı’... Sanki bir
efsanenin içindeydim, ama ben ne kadar adım atsam da her şey daha da
uzaklaşıyordu.
Gemi, denizin sessizliğini bozarak ilerlemeye devam
ediyordu. Ancak o gece, aniden bir şey değişti. Bir ses, bir melodi duyuldu.
Başta, rüzgârın sesi zannettim, ama sonra fark ettim ki, bu tını, başka bir
yerden geliyordu. Aralık bir kapı gibi, çok uzaklardan ama bir o kadar da
yakından yankı yapıyordu. Mızıka çalan birinin sesi... Ama kimdi bu?
Adım adım, o melodiyi takip etmeye başladım. Gemiyle her
geçen dakika biraz daha karanlıkla örtülürken, ben de melodiye doğru yöneldim.
Sonunda, köprünün sonundaki küçük kamaralardan birine ulaştım. Kapıyı hafifçe
araladım.
Beni karşılayan ilk şey, soğuk havayla karışan bir müzik
sesiydi. İçeride, bir figür belirdi. O kadar doğal, o kadar sakin bir şekilde
çalıyordu ki, sanki dünyadan tamamen kopmuş bir başka yerin parçasıydı. Bir
kadın... Kızıl saçları, yeşil gözleri ve bembeyaz teniyle bana doğru dönüyordu.
Evet, bu kadının gözlerinde bir şey vardı; sessiz, ama bir o kadar da güçlü bir
şey. Gözleri, sanki her şeyi görmüş gibiydi.
Kadın, başını hafifçe kaldırarak, sanki uzun bir bekleyişin
ardından birine dönermiş gibi bana bakarak mızıkayı çalmaya devam etti. Müzik,
bir tür huzur verici bir gerilimle doluydu, ama aynı zamanda ondan bir şeyler
saklıydı. İlgisini çektiğimi hissettim.
“Seraph, hoş geldin,” dedi, sesi alçak ama bir o kadar da
belirgindi. “Gemi hepimiz için bir yer; burada zaman ve mekân farklı işler.”
“Sen kimsin?” diye sordum, hala biraz şaşkın bir şekilde.
Her şeyin garipliği arasında, bu kadınla ne bağlantım olabilirdi? Ama içimde
bir şey, onun bildiğinden emin olduğumu fısıldıyordu.
Kadın mızıkayı susturdu ve gözlerinde bir parıltı belirdi.
“Eis. Ben... ben burada her şeyin bir parçasıyım. Mızıkam, burada yolculuğumun
bir simgesi. Ama sen... Senin gibi biri, belki de bir değişimin başlangıcı.”
Her şey karışıktı, her şey hâlâ belirsizdi, ama bu kadının
bakışları, bir yolun sonu gibiydi. İçimden bir şey, bu kadının çok uzun
zamandır burada olduğunu, ama bir tür hapsolmuşluğa mahkûm olduğunu
hissediyordu. Ne olursa olsun, o da geminin bir parçasıydı ve bir zamanlar
kaptanın oyununda hizmet etmişti. Gözlerindeki o boşluk, ona dair bir şeyleri,
bir tür geride bırakmayı işaret ediyordu.
Bir an duraksadım, “Ne demek istiyorsun? Kaptanın oyununda
mı?” dedim. Ama tam o anda, kadının mızıkası yeniden çalmaya başladı.
Eis, sanki hiç cevap vermezmiş gibi, şarkısını sürdürdü. Ama
ben duyduğumda, bir şeyleri duyuyordum. Sadece melodi değil, aynı zamanda bir
çağrı vardı içinde. Kaptanla ilgiliydi. Ve bir an, içimdeki ses, beni buna
itiyordu.
Kadın, şarkıyı sona erdirdiğinde, yüzünde hafif bir tebessüm
belirdi. “Bazen, bir adımın diğerinden nasıl geldiğini anlamazsın. Bir yere
gelirsin ve her şeyin ne olacağını bilmeden başlarsın. Ama değişim her zaman
daha yakındır.”
Seraph’a yardım etmeyi düşündüğümü biliyorum. Kaptanın her
şeyin ardında nasıl bir yolculuğu yönlendirdiğini daha derinden gördüm. İçimde
bir rahatsızlık vardı. Benim geçmişim, buradaki bu yolculukla bir şekilde
birleşiyordu ve Seraph’la olan bu an, onu bir yere getirmek için gerekli bir
adım gibiydi. Ancak bu yardım, sadece içsel bir mücadeleye dönüşecekti.
“Eis, neden yardımcı oluyorsun?” diye sordum, gözlerimi
kadınınkilerle sabitleyerek.
Kadın, beni tanıyan bir bakışla, cevabını verirken neredeyse
bir hüzün vardı. “Çünkü bazen bir şeyin sonu, yeni bir başlangıcın yalnızca
gölgesidir. Bu gemi, seninle farklı bir şekilde değişecek. Her şeyin başladığı
yer, farklı bir yere götürür.”
Bir yudum daha alarak, mızıkayı sessizce çalmaya
başladığında, ben de durup düşündüm. Sanki bir oyun oynanıyordu, ve bu oyun
artık sadece kaptanın oyunuyla sınırlı değildi. Artık daha fazlası vardı.
Eis’in içsel çatışması, o geçmişte kalan soruların cevabıydı. Ve belki de,
artık bu yolculukta birlikte olacağımız bir dönemin başlangıcıydı.
Zihnimde, her şeyin yavaşça yerine oturduğunu hissediyordum.
Yavaşça, ama emin adımlarla, geminin içindeki tuzaklar, yolculukları
değiştiriyor, gerçekliği daha da karmaşıklaştırıyordu.
Eis’in parmakları mızıkada gezindikçe, ses her geçen saniye
daha da güçlü bir hale geliyordu. Melodi, sanki bir yankı gibi geminin karanlık
köşelerinde dolaşan her adımı izliyordu. Fakat o melodiye ne kadar yaklaşsam
da, içimdeki huzursuzluk artıyordu. Bu kadın, bu müzik... Her şey sanki bana
bir şeyler fısıldıyordu, ama ne olduğunu bir türlü çözemedim.
Kadın, müzikle konuşuyor gibiydi. Onun çaldığı her notada
bir anlam, bir çağrı vardı. Her şeyin bir tuzak olduğunu bildiğim halde, yine
de kalbimdeki bazı hisler, karışık bir şekilde birbirine dolanıyordu. Sanki o
melodiyle bir bağlantı kurmak istiyordum, ama neden? Bu kadının bana ve
Seraph’a yardım etmesi de bir çeşit taktik miydi? Yoksa gerçekten kendi içsel
çatışmasından kaynaklanan bir istek mi?
"Eis," dedim, sesimi kalınlaştırarak, karanlık
odadaki sessizliğe meydan okudum. "Gerçekten kim olduğunu düşünüyorsun? Bu
kadar yalnız bir yolculuk seni nereye götürür, ne için savaşmak istersin?"
Kadın, mızıkayı yavaşça durdurdu ve derin bir nefes aldı.
Gözlerinde, bir ömürlük acıların derin izleri vardı, ama aynı zamanda kaybolmuş
bir umut da barınıyordu. "Benim hikâyem çok uzun, Seraph," dedi.
"Ama bildiğim bir şey var: Her yolculuk, başlangıçla biter. Tıpkı bu gemi
gibi. Her şeyin bir döngüsü var. Kaptan da bir zamanlar benimle aynı yoldan
geçmişti. Ama o zaman, başka bir hikâye vardı. Şimdi, yeni bir hikâye
yazılıyor. Bu gemi, ve buradaki her şey... hepsi bir anı."
Eis’in bakışları, sanki sadece bir zaman diliminde var olmak
zorunda olduğunu anlatıyordu. Zihnimde, onun bir zamanlar kaptanın oyununda bir
parça olduğunu biliyordum, ama bu kadın ne kadar yardım etmek istese de, bir
şeyler eksikti. O yardım, çok daha derin bir çelişkiyle harmanlanıyordu.
“Senin geçmişin... kaptanla mı?” diye sordum, ama içimden
bir ses, onun gerçekten de bu geminin, bu yolculuğun bir parçası olduğuna ikna
olmuştu. Bir zamanlar burada başka bir hayat vardı, bir başka zaman diliminde.
Ve o anı, şimdi burada, bu geminin içinde yaşıyor gibiydi.
Eis gözlerini başka bir yere dikerken, hafifçe gülümsedi.
"Kaptan... Benim geçmişimi anlamayabilirsin, ama o zamanlarda bir fark
vardı. Artık o fark, kaybolmuş bir hayalet gibi... Benim için bir kapanış, onun
içinse yeni bir başlangıç olmuştu."
Bir an sustuk. Melodi bir kez daha usulca odanın
duvarlarında yankılandı, ama bu kez farklıydı. Bu ses, bir şeylerin sonsuza dek
değiştiğini, bir geçişin başladığını hissediyordum. İçimdeki karmaşa büyüdü,
ama bu karmaşa bana bir yolun işaretini veriyordu.
“Eis, bir gün bu yolculuğun sonu gelecek mi?” diye sordum,
gözlerim kadınınkilerle birleşerek, belirsizliğin içinde bir yanıt arıyordu.
"Bir yere varacak mıyız?"
Eis, mızıkasını yeniden çalmaya başlamadan önce gözlerini
yavaşça kapattı. "Herkes bir yerlere varır, Seraph. Ama önemli olan o
varışa nasıl geldiğindir. Benim yolculuğum, bir gün o noktaya varacak. Ve belki
de senin de varman gereken bir noktadır."
O an, bir şey değişti. İçimdeki o belirsizlik, yerini başka
bir şeye bırakmıştı. Bir çağrıydı bu. Ve ben, bu çağrıya yanıt vermeliydim.
Ancak... Nasıl?
Kadının melodisi, sanki bir davet gibiydi. Bu yolculuk, onu
dinleyerek, onu anlamaya çalışarak bir şekilde ilerliyordu. İçimde, bir şeyin
başladığını hissedebiliyordum. Bu gemi, yalnızca bir taşıyıcı değildi; her
şeyin sırrı, her şeyin çözümü burada gizliydi.
Eis’in gözleri, bir an için bakışlarını benden kaçırmıştı.
Ancak, o anki sessizlik, duvarlara çarpan mızıkanın yankıları arasında
ağırlaştı. Sözleri, bana derin bir şekilde ulaşmaya başladı; bedenimle değil,
ruhumla duyduğum bir yankıydı.
"Sana yardımımın bedeli bu," dedi, sesi şimdi
önceki kadar sakin değildi, bir tür acı vardı içinde. "Öptüğün gibi,
öyle... öyle öp beni."
Bir an, her şey durdu. O anın içindeki sessizlik, binlerce
yılın yükünü taşıyor gibiydi. Bir zamanlar bizim gibiydiniz... Kaptan ve ben
gibiydiniz. İçimden bir şeylerin çözüldüğünü hissettim. Ne vardı gerçekte,
bizim, kaptanın ve Eis’in arasındaki bağlantı? Bir çeşit kader miydi bu? Yoksa
bu, her şeyin bir parçası olarak yazılmış bir son muydu?
Bana doğru adım attı. Gözlerindeki yoğunluk, ağzımdan
dökülecek her sözü bekliyordu. Anladım. Bu, bir teklif değildi. Bir
zorunluluktu, bir bedel ödemekti. Eis’in bakışlarında hem bir tehdit hem de bir
davet vardı.
"O gece, sizi gördüm," dedi Eis, sesi düşük ama
titrek. "Bir zamanlar siz, tıpkı bizim gibiydiniz. Kaptanla birlikte,
herkesin bir öyküsü vardı; o öykü bittiğinde, tek bir yol kalıyordu. O yol,
bedelleriyle birlikte yürünürdü."
Ne demek istediğini bir an için tam anlamış gibi oldum ama
her şey bu kadar karmaşıktı ki, kafamı çevirdim. Seraph olarak varlığımın, her
adımda, her hareketimde bir bedel taşıdığını biliyordum. Fakat bu an,
farklıydı. Eis’in sözleri, beni başka bir yerde, başka bir zamandaki geçmişe
götürüyordu.
Ve bir süreliğine, o an, başka bir seçenek yokmuş gibi
hissettim. Her şey, bir döngüye sıkışmıştı, her şey birbirine bağlıydı. Beni
tuzaklara sürükleyen bir adım daha atmaya hazır olsam da
Eis’in bu beklenmedik teklifi karşısında bir an tereddüt
ettim. Duygularım karmaşıktı, bedenim hazır olsa da, ruhum farklı bir yerdeydi.
Sözleri, bir davet değil, bir gereklilik gibiydi; ama içimde bu geçişi kabul
etme gücü yoktu. Onun istediği şey, bedeli, yalnızca fiziksel bir eylem değil,
çok daha fazlasıydı. Ve ben, her şeyin daha derin, çok daha karanlık olduğunu
bilerek, sadece geçici bir çözüm arayarak, onu öpme kararı aldım.
O an, bir türlü doğru şekilde hissedemediğim bir şey vardı.
Evet, dudağım onunla buluştu, ama ruhum hiçbir şekilde bağlı değildi. Sadece
bir boşluk vardı aramızda; bir anlık bir taklit gibi… Bedenim, içsel gerilimle
dolup taşarken, bu öpücük hiçbir anlam taşımadı.
Eis’in gözlerinde bir değişim oldu. Hızla, tüm bedenini bir
titreme sardı. Ardından, mızıkasını her zamanki gibi aldı, ince parmakları
teller üzerinde gezinmeye başladı. Gözlerinden bir şey kayboldu, derin bir
boşluk. Ve sonra, aniden kayboldu. O an, bir tür titreşim yayıldı, sanki tüm
gemi onun kayboluşu ile bir an için sarsıldı. O, yalnızca bir hayalet gibi
geminin karanlıklarına karıştı.
Mızıkanın sesi, havada yankılandığında, bir daha hiç
duyulmayacak gibi olan melodiyi çalmaya devam etti. Eis kaybolmuştu. Ama o
kaybolmuşluğun içinde, onun varlığı hala her yerdeydi; bir gölge gibi, her anın
içinde yer alıyordu. Geminin ruhu gibi.
Geriye tek bir şey kalmıştı: Beni yalnız bırakmıştı. Öyle
bir yalnızlık ki, bir yansıma gibi, neredeyse her şeyin boşluğa kaydığı bir
sessizlikte kaybolan. Ve hala, içinde bulunduğum bu gemi, bana bildiğim her
şeyin ötesinde bir yolculuk vaat ediyordu. Bu yolculuk, beni sadece bir öykü
değil, bir başka gerçekle tanıştıracaktı.
Eis’in kayboluşunun ardından, geminin derinliklerine doğru
ilerlerken her şey bana yabancı geliyordu. Bir şekilde, her bir adımım, bu
yolculuğun amacını daha da belirsizleştiriyordu. Geminin karanlık koridorları
ve arka bölümleri, adeta bir labirent gibi bana geri dönüşsüz bir yol
gösteriyordu. Gözlerim, her yerin karanlık olduğu bu yerin derinliklerine
odaklanmışken, bir şey dikkatimi çekti.
Bir kapı. Gövdesi eski ve neredeyse görünmeyen bir kaybolmuş
iz gibi duruyordu. Üzerindeki toz, zamanın yavaşça bu geçidi sarmasıyla
solmuştu. Ama ne vardı ki? Bu kapının ardında bir şey vardı. Ve içimden bir
his, buranın, beni daha önce görmediğim bir yere götüreceğini söylüyordu. O an,
kapıyı açmaya karar verdim.
Kapı, gıcırtılı bir sesle açıldığında, beni başka bir odada
buldum. Odaya adım attığımda, hemen karşıma eski bir masa çıktı. Masanın
üzerindeki nesneler ve kağıtlar, bir zamanlar buradaki hayatın bir parçası
olduğunu belli ediyordu. Birkaç eski parşömen, kırık bir mürekkep kutusu ve
garip bir şekilde, mızıkasının bir parçası olan bir not.
O not, ne yazık ki pek bir şey ifade etmiyordu, ama
dikkatimi çeken bir şey vardı: O parşömenler, sanki yıllar önce yazılmış gibi,
ama şu an bana bir şeyler fısıldıyordu. Sayfalara göz attım. İşte o an, tek bir
cümle yer alıyordu: “Geçmişin duvarları, kaybolan hatıraların ardında değil,
geleceğin içinde seni bekliyor.”
O cümle, zihnimde yankılandı. Bu, bir tür ipucuydu. Burada
bir şeyler vardı, geçmişten gelen ve bugüne ışık tutmaya çalışan bir şey.
Masada eski bir dövme çiziği vardı. İçerideki ışık
azalmıştı, ama yine de çizimin hatları belirginleşmişti. Dönüp baktım. O dövme,
eski bir sembol gibiydi; bir zamanlar bu gemide tanıdık birinin sahip olduğu
bir işaret. O çizim, kaptanın kolundaki işaretin bir versiyonuydu. Aynı hatlar,
aynı karakterler.
Seraph’ın içi titredi. Eis ve kaptan… Bir zamanlar
buradaydılar, aynı duygularla, aynı kaygılarla bir araya gelmişlerdi. Kaptanın
geçmişiyle, gemideki bu eski sırrın çok derin bağlantıları vardı. O an her şey
yerli yerine oturmuştu. Kaptan, yalnızca bu gemiyi yönetmekle kalmıyor, bu
karanlık dünyada bir zamanlar ciddi bir rol oynamıştı. Ve Eis? O da bir
zamanlar kaptanın bu karanlık yolculuğunda bir parça olmuştu.
O anda, geçmişin ne kadar derin izler bıraktığını daha iyi
anladım. Bu, sadece bir yolculuk değil, aynı zamanda kaptanın ve Eis’in
geçmişteki öykülerine bir yolculuktu. Ancak her şeyin iç içe geçmiş olması,
bana onların aralarındaki ilişkilerin de ne kadar karmaşık olduğunu
gösteriyordu.
Ve bu sadece başlangıçtı.
9.Bölüm:
Lysander
Gemi, her zamanki gibi denizin ortasında süzüldü. Hava
kararmıştı; gökyüzü, siyah ve mavi arasında keskin bir sınır çiziyordu. O an,
sanki zaman duruyor gibi hissettim. Düşüncelerim birbirine karıştı, ancak bir
şey daha kesindi; bir bilinç, her hareketimi izliyordu. Hızla dönen deniz
rüzgarı gibi, içimdeki huzursuzluk da gitgide arttı.
Bir an için gözlerimi kapattım, zihnimdeki karmaşadan kaçmak
istedim. O anda, ihtiyar adamın sözleri tekrar aklıma geldi: "İyi ve
kötü arasında, bir ruhun kaderi çizilir. Kimse bir yerden başka bir yere
geçemez; her ruh bir geçiş, bir sınav yaşar." O sözlerin ardındaki
anlamı tam olarak anlayamıyordum, ama bir his vardı. O his, beni kaptanın
gerçek görevini anlamaya itiyordu.
Bu gemi, yalnızca bir taşıyıcı değil, bir yargıç da
olmalıydı. Kaptan, akıbeti belirlemek için burada bulunuyor, tıpkı bir
sonrasındaki dünya için bir kapı görevi görüyor gibiydi. Kaptanın bu denizin
derinliklerinde yaşayan varlıklarla, belki de o varlıkların ötesindeki güçlerle
bir bağı vardı. Kaptan, iyi ve kötü arasında kalmış ruhları taşıyor, onların
akıbetini belirliyordu.
Seraph, geçmişin izleri her an biraz daha belirginleşiyordu.
Geminin karanlık köşelerinde, her an bir adım daha yaklaşmakta olan bir gerçeği
hissediyordum. Eis’in kayboluşu, bir tesadüf değildi. Onun kaybolması, yalnızca
geminin bir parçası olarak değil, aynı zamanda kaptanın koyduğu büyük planın
bir parçasıydı.
Gemi, bir nehir gibi akıp gitmeye devam ediyordu, fakat
suyun yüzeyinde dolaşan her şey, beni sürekli bir bilinmeze doğru itiyordu.
Kaptan, gemisinin kaptanı olmanın ötesinde, bir tür geçiş yerinin bekçisi, bir
aracıydı. Ve onun görevi, ruhları değerlendirmek, onları iki dünya arasında bir
sınavdan geçirmekti. Bu gemi, yalnızca bir yolculuk değil; bir mahkûmiyet, bir
sınavdı.
Bir gün, bu geminin yelkenleri, ruhlarla birlikte yükselecek
ve denizin derinliklerine doğru gidecek. Kaptan, onları izlerken, her ruhu
tartacak ve akıbetine karar verecek. Bir taraftan, insanlar, hayaletler ve
canavarlar; diğer taraftan ise Tanrı’nın sükûneti, her şeyin sonu ve
başlangıcı... Tüm bu bir araya geldiğinde, gemi bir yargıç, bir kavşak, bir
geçiş noktası oluyordu.
O sırada, ihtiyar adamın sesini tekrar duyabiliyor gibiydim:
"Bu gemi, geçişin kollarını sarar; ne var ne yok, her şey bir arada
bulunur. Ama unutma, zamanın diyarında her ruh bir seçim yapar. Kaptan, iyi ile
kötüyü ayıran; onun amacının bir sonu yoktur."
Bunlar, beni bir soruya sürüklüyordu: Kaptanın gerçekte ne
yapmak istediğini artık tam olarak biliyor muyum? Kaptan, ruhların arasında
kaybolanların, kaybolmak istemeyenlerin yolunu çiziyordu. Onun görevi, her şeyi
kapsıyordu; tıpkı bir gölge gibi, yaşamın karanlık ve aydınlık yanlarını
birbirinden ayırıyordu.
Seraph, geminin kaybolmuş karanlıklarında, bu dünyayı
izleyen ve her şeyi içine almayı amaçlayan bir güçle karşı karşıyaydı. Ama bu
yüzleşme, ne kadar yakın olursa olsun, hala gizemliydi. Geçiş, onun zihninde ve
ruhunda başladığında, her şeyin çözülmesiyle birlikte bir sonuca varacaktı.
Kaptan, kendi karanlık yolculuğunda, ruhların gerçek
akıbetini belirleyen bir figürdü. Bu, bir yargıç olmak değil, daha fazlasıydı;
çünkü bir yargıcın kararı tek bir ruhu etkilerdi, ancak kaptanın kararı, tüm
bir evrenin dengesini etkileyebilecek kadar büyüktü.
Geminin karanlık koridorlarında ilerlerken, içimde bir
eksiklik hissi yoğunlaşıyor, her adımda daha derinleşiyordu. Sanki bir şeyleri
anlamam gerekiyor ama ne olduğunu bir türlü bulamıyordum. Adım attıkça, bu gemi
bana daha fazla sır veriyor gibi hissediyordum, ama her cevap, başka bir soruyu
doğuruyordu.
Ve o an, bir köşe başında bir siluet belirdi. Lysander.
Genellikle geminin yalnız köşelerinde, kimseyle konuşmadan dolaşan bu adam,
bana neredeyse bir hayalet gibi görünüyordu. Siyah giysiler içinde, gri
gözleriyle beni izlerken bir an için içimdeki huzursuzluğu daha da artırdı.
Yüzündeki kasvetli bakış, başka bir dünyaya ait olduğunu hissettiriyordu. Ama
burada, benim dünyamda, sadece o ve ben vardık.
Adımımı hızlandırıp ona yaklaştım, ama o bana doğru adım
atmadı. Ellerini cebine sokmuş, başını biraz eğmişti. Gözlerimiz buluştuğunda,
bir an için hiç konuşmadık. O an, sanki başka bir dilde iletişim kuruyorduk.
Ve sonra, bir soru geldi.
“Geminin sırrını anlamak mı istiyorsun?” dedi, sesi
yavaşça kayarak, beni bir anda içine çekiyordu. Sesindeki tını tanıdık bir şeyi
çağrıştırıyordu, ama korkutucu değildi. O an fark ettim; bu adamın
söyledikleri, bana aşina olan bir şeydi, ama neydi o?
“Sadece anlamak, gerçeği öğrenmek. Bu gemi, bir taşıyıcı
mı, yoksa bir sınav mı?” diye yanıtladım, içinde bulunduğum belirsizlikle
baş başa kalarak.
Lysander hafifçe gülümsedi, ama gözlerinde bir belirsizlik
vardı. “Gerçek, her zaman değişir. Burada, senin etrafındaki her şey gibi,
her şeyin bir amacı var. Bu gemi, yalnızca bir yer değil; zamanın bir noktası.
Her yolculuk son değildir. Burası, ruhların arasında bir köprüdür. Ama yine de;
yalnızca seçilmişler anlayabilir.”
“Seçilmişler mi?” dedim, hafifçe başımı eğerek. “Peki,
ya seçilmeyenler?”
“Bazen seçilmeyenler, geçmişteki en büyük hikayeleri
yazar.” Lysander bir adım geri çekildi. “Kaptanın görevi, yalnızca
ruhları geçişe hazırlamak değil. O, geçmişin ve geleceğin arasındaki bağlantıyı
kuran bir bekçidir. Ama sadece seçilmişler, onun gerçekte kim olduğunu ve ne
amaçla bu yolculukları yaptığına dair anlamı bulabilir.”
Sözleri, zihnimdeki karanlıkta bir ışık gibi parlıyordu, ama
anlamı hâlâ belirsizdi. “Geçmişin karanlıkları ve kaptanın görevi… Ne zaman
bitecek bu?” diye sordum, içimdeki huzursuzluğu daha fazla bastıramayarak.
Lysander’ın sözleri içimde yankı yapmaya devam ediyordu.
Geçmişin karanlıkları, kaptanın görevi, ruhların geçişi… Hepsi birbiriyle
bağlantılıydı, ama hala çözülmemişti. Her şeyin bir amacı olduğunu söylüyordu
ama ben hâlâ o amacın ne olduğunu bulamıyordum.
Lysander bir süre suskun kaldı, gözlerinde derin bir boşluk
vardı. O boşluk, bana bir şeyler anlatmak istiyordu, ama hangi kelimelerle
ifade edileceğini bilmiyordu sanki. Ardından, başını hafifçe eğdi ve bir adım
geri çekildi. Gözleri, geminin karanlık koridorlarına bakarken bir an için
kayboldu.
"Bu geminin sırrı, her yolculuğun bir amaç taşıdığı
düşüncesiyle örülü. Burası, zamanın ve ruhların karıştığı bir noktadır.
Seçilmişler, anlamı görebilir, ama bazen bu anlam, onlar için bile
kaybolur," dedi. Sesindeki ağırlık, söylediklerinin ciddiyetini bir kez
daha hissettiriyordu.
“Yani, ben de bir seçilmiş miyim?” diye sordum, sesiyle
sanki bir tür sınavdaymışım gibi hissederek.
Lysander bir süre daha susarak beni süzdü. Gözlerinde hafif
bir belirsizlik vardı ama yine de bir şeyler söyledi: “Seçilmiş olmak, bir yük
taşımaktır. Gerçek anlamı bulmak, seni sarmalayan tüm karanlıkları aşmak
demektir. Ama unutma, Seraph, her seçilmiş yolculuk yapmaz; bazen, yolculuk,
senin içindekilerle yüzleşmekten ibaret olur.”
Bu sözler, bir aydınlanma gibi geldi, ama bir o kadar da
karanlık. Hızla içimdeki huzursuzluğu bastırmak istedim ama Lysander’ın
söyledikleri, içinde bulunduğum karmaşayı daha da büyütüyordu.
Bana yaklaştı, bir adım daha attı. “Geçmişin ve geleceğin
arasında bir köprü kuran kaptan… Bu geminin her koridoru, her odası, bir seçim
yapmak zorunda olduğun bir sınav alanıdır. Bazen kaybolmak, bulmaktan daha
önemli olabilir. Ama kaybolduğunda, seni arayan bir ışık kalır. Ve o ışık, seni
yeniden bulmak zorunda kalabilir.”
“Bir ışık mı?” diye sordum, biraz daha karışarak. “Ve
kaybolan kim? Kim kaybolur?”
Lysander, gözlerini bana dikerek, bu sefer daha kararlı bir
şekilde konuştu: “Kaybolan, geçmişin ve geleceğin sıkıştığı bir noktada
hapsolanlardır. Kaptan, bir zamanlar kayboldu. Ve belki de kaybolmak, onun
görevini yerine getirmesi için tek yoldu.”
Bir an için düşünmeye başladım. Kaptan… Kaybolmuş muydu?
Onun geçmişiyle ilgili daha fazla şey öğrenmem gerekirdi. “Kaptan, kayboldu mu
gerçekten?” diye sordum.
Lysander, bana soğukkanlı bir şekilde baktı. “Evet. Ama
kaybolmak, bir son değildir. O, geminin yöneticisi ve bekçisi, ama gerçek
kimliği çok daha derinlerde saklı. Ve sen, Seraph, bu kaybolmuşlukla
yüzleşmelisin. O zaman her şey, kendi anlamını bulur.”
Bir sessizlik daha yayıldı aramızda. Herkesin kendi
yolculuğuna çıktığı, bir zamanlar kaybolmuş bir kaptanın ardında bıraktığı bu
gemide, gerçekler daha fazla gizleniyordu. Her şeyin bir amacı vardı ama o
amacı bulmak, çok zor olacaktı.
Lysander son bir kez gözlerime baktı ve adımını attı. “Her
şeyin bir anlamı var. Ama bazı anlamlar, yalnızca o anlamın içinde kaybolmuş
olanlar tarafından bulunabilir. Unutma, Seraph; bazı ruhlar kaybolur, bazıları
ise yalnızca kaybolmayı bekler.”
Sözleri, içimdeki boşluğu daha da derinleştirdi. Gemi, artık
sadece bir taşıyıcı değildi. O bir sınavdı; ama bu sınavı geçmek, her şeyin
anlamını kavrayabilmek, sandığımdan çok daha karmaşıktı. Lysander’ı izlerken,
geçmişin ve geleceğin ne kadar birbirine bağlı olduğunun farkına vardım.
Geminin sırrı… Kaptanın görevi… Bütün bunlar, bir araya geldiğinde bambaşka bir
gerçekliği oluşturuyordu.
Bölüm 10:
Kader ve seçim
Gemi, geceyi içine alarak ağır ağır ilerliyordu. Sessizlik,
bir tür baskı gibi üzerimdeydi. Sadece dalgaların uğultusu ve rüzgarın geminin
direklerine vuran sesi vardı. Her şey çok uzak, çok derindi. Gözlerim ufukta
kaybolan ışıklara takılı kalmışken, bir ses duyduğumda irkildim. Kaptan,
sessizce yanımda belirmişti.
“Seraph,” dedi, sesindeki tanıdık tını yavaşça yayılarak her
tarafı doldurdu. “Bu gemi, yalnızca bir taşıyıcı değil. Her yolculuk bir
seçimdir. Bu geminin her geçişi, bir zaman dilimidir. Bir noktada, sana bir
teklif yapmam gerekecek.”
Bunu söylemesiyle, gözleri bir parça derinleşti. Hangi
noktadan sonra, hangi yolu seçmek zorunda kalacağımı düşündüm. Birkaç saniye
boyunca, derin ve karanlık gözlerine bakarak, hissettiğim belirsizlik içinde
kayboldum.
O an, aklımda aniden Zephira’nın silueti belirdi. Onun
gözleri, bir şekilde her şeyin anlamını taşıyordu. Aramızda geçen her bakış,
her dokunuş, bana başka bir dünyadan geldiğini hissettiriyordu. Sonsuz bir
evrende, bu gemide, onunla olmak – her şeyin ötesinde bir anlam taşıyordu. Ama
bu, son bir karar gerektiren bir yolculuktu.
“O teklif, sonsuz bir yaşam mı olacak, yoksa ruhum için
başka bir karar mı vereceğim?” diye sordum, içimdeki huzursuzluğu bir kenara
iterek. Cevap beklerken, her şeyin bir anlamı olup olmadığını anlamaya
çalıştım.
Kaptan, sessiz bir şekilde gülümsedi. Ama bu gülümseme, bir
tuzak gibi hissettirdi, gözlerinde bir kayıp vardı, bir bilinçsizlik. “Her ruh,
bir seçim yapar. Seçimin ne olduğunu sadece sen bilirsin. Ancak unutma, bazı
seçimler geri alınamaz.”
Bir anlık sessizlik. Gemi neredeyse durdu, ama dünya
dönüyordu.
“Geminin görevi, tek bir amaç için değil. Bu yolculuklar,
geçmişi ve geleceği aynı anda taşır. Ve her seçim, sadece seni değil, tüm
zamanı etkiler.” Kaptan, sesini bir adım daha yükselterek ekledi: “Seraph, seni
ne beklediğini hayal bile edemezsin. Burada senin için hazırlanan bir şeyler
var. Bu görev, senin seçimine bağlı.”
Ve bir an için, Zephira’nın adını içimden fısıldadım. Bütün
bu karanlık, bu gerilim, bu sonsuz yolculuk - her şeyde ona dair bir iz vardı.
Zephira, bu geminin içinde kaybolmuş bir ışık gibi parlıyordu. Onunla
paylaştığım her an, bir sonrasını getiriyordu, ama her şeyin bir bedeli vardı.
Onunla mı kalacaktım, yoksa bu görevde bir adım daha atıp, ruhumu sonsuz bir
yola mı bırakacaktım?
Bir yudum iç çekerek, derin bir nefes aldım. Burada, bu
gemide, kaptan bana bir seçim sunmuştu. Ama diğer yanda, Zephira vardı.
Aramızdaki bağ, beni tüm bu karanlığın ötesine taşıyor gibiydi. Ancak her şeyin
bir sonu vardı, ve sonlar, bir karar gerektiriyordu.
“Seraph,” dedi kaptan son bir kez, “Senin seçimin, seni
sonsuza kadar değiştirecek. Ama unutma, her değişim bir bedel ister.”
Gözlerim, Zephira’nın yüzüne takıldı bir an. Yüzü, bu
yolculuğun en karanlık köşesini bile aydınlatacak kadar parlaktı. Ne kadar
istesem de, onunla olmanın bedelini, belki de ödeyecektim. Ama o an, bir seçim
yapmak zorunda olduğum gerçeğiyle yüzleştim.
Son bir bakış, sonsuz bir yolda ilerlerken benimleydi. Bu
seçim, sadece benim değildi. Zephira ve ben, iki ayrı varlık gibi görünsek de,
birbirimize ait bir dünya kurmuştuk.
Ve sonra… sessizlik.
Her şeyin ortasında, ben ve kaptan arasında bir seçim kaldı.
Bu sadece bir yolculuk değil, bir ruhun kaderini, zamanın içindeki tüm izleri
değiştirecek bir kararın anıydı. Ama ben, her adımda daha da derinleşen
sessizliği ve karanlıkla sarılmış bir dünyayı hissettikçe, ne olursa olsun bu
yolculuğun sonunu kendi içimde bulacağımı fark ettim.
Seçimimi yapacakken, bir tek ben, neyi seçtiğimi
bilmeliydim. Ama o seçim…