İzleyiciler

Tragedya dergisi

Cehaletin Yüksek Lisansı

Bu Blogda Ara

Blogger tarafından desteklenmektedir.

 

Truthmaker İlkesi
For every truth, there is something in the world that makes it true.
(Her doğru için, onu doğru yapan dünyada bir şey vardır.)

Truthmaker İlkesi, her önermenin doğruluğunu garanti eden, dünyada var olan belirli bir gerçeklik bulunduğunu savunur. Başka bir ifadeyle, bir önerme doğruysa, bu doğruluk yalnızca dilsel ifade ya da zihinsel inançtan kaynaklanmaz; mutlaka ona tekabül eden bir olgu, varlık veya durum dünyada mevcut olmalıdır.

Örneğin, “kar beyazdır” önermesi, yalnızca bir dilsel yapı değil, beyaz renge sahip kar kristallerinin fiilen var olmasıyla anlam ve doğruluk kazanır. Burada “kar” nesnesi, algısal olarak nasıl görünüyorsa, gerçekte de öyledir; bu nedenle önerme, dünyadaki olgusal bir duruma doğrudan karşılık gelir.

Bu yaklaşım, doğruların temellendirilmesinde zihinsel süreçleri devreden çıkarır ve nesnel gerçekliği merkeze alır. İnsan zihni hiç var olmasa dahi “su H₂O’dur” önermesi doğru olmaya devam eder; çünkü bu doğruluğun kaynağı, suyun moleküler yapısında bulunan olgusal gerçekliktir. Dolayısıyla doğruluk, öznel algılara, toplumsal uzlaşıya veya dilsel konvansiyonlara değil, dünyadaki varlıkların ve durumların kendisine dayanır.

Felsefi açıdan, Truthmaker İlkesi hem metafiziksel realizm ile uyumludur hem de doğru-uygunluk teorisi ile güçlü bir bağ kurar. Bu çerçevede, “doğru” kavramı, düşünce ve dilin dışındaki gerçeklik tarafından güvence altına alınır; böylece bilgi, yalnızca tutarlılık veya faydacılık ölçütleriyle değil, dünyaya uygunluk ölçütüyle de değerlendirilebilir.

Yeşil Nota

Pazar sabahı, meydanda kâtip bir kâğıt okudu. “Bundan böyle baskıdan çıkacak her kâğıt resmî beyaza uyacak. Postanedeki kıyas kâğıdıyla karşılaştırılacak. Uymayana önce kısa gözlem, tekrarında sürgün. Mühür esastır.” Sesi soğuktu.  Kar günlerdir hep aynı notada inliyordu, hep aynı tınıdaydı. Gökyüzü, gri ile beyaz arasında asılı duran bir düşünce gibiydi; çam iğnesi gibi, hafif ama ısrarcı. Köyün taş duvarları, rüzgârın cilaladığı buz tabakasıyla mat bir parlaklık taşıyordu. Her şey tek renge, tek tona teslim olmuş gibiydi; ama o, gözlerini kırpmadan baktığında karın beyaz değil, derin bir yeşil titreşimle dalgalandığını görüyordu.

Körüklü makinemi üçayağa kurdum. Cam levhayı yuvaya taktım. Vizöre bakınca, beyazın içinden tanıdık bir tını yükseldi: kimseye anlatamadığım ince bir yeşil. Ben ona içimden “gerçek yeşil” diyorum. Aklım “yok öyle şey” dese de gözüm “burada” diye diretir. Üç kare çektim: sabah, öğle, akşam. Hep aynı yer, aynı taş duvar, aynı kar; ama o tını her defasında başka bir yerden sızdı.

Postanenin arka odası küçük bir baskı bölmesiydi. Karanlıktı, duvarları rutubet kokardı. Masanın üstünde tepsiler, gümüş banyosu, sabitleme suyu; ipte mandallar. Kırmızı feneri yaktım. Levhayı suya yatırdım. Resimler yavaşça kâğıdın üstünde belirdi. Hepsi tertemiz çıktı, hepsi tek beyaz. Yeşil yok.

Karanlık odanın kapısında İshak belirdi. Postane memuru… Buz gibi bir herif, mavi bir atkı sarar, kâğıtların kenarlarını parmağıyla yoklardı.

— Yine mi meydan? dedi.
— Işık değişiyor, dedim.
— Işık değişir; ama resmî beyaz değişmez, dedi. Sonra sesi kısıldı. — Yarın vilayetten bir muavin gelecek. Kıyas kâğıdını indirip seninkilerle üst üste koyacak. Sapma derse önce gözlem, sonra ne çıkarsa… Çabuk ol.

Başımı salladım. Bir şey daha söylemek istedim, söylemedim. Camın buğusuna parmağımla bir çizgi çektim. Camın ardında kar; camın üstünde ben. İkisine birden bakınca içim ürperdi.

Gece evde, küçük karanlık odamda çalıştım. Mum ışığını büyütücünün altına koydum. Nane yapraklarını kaynatıp bir kavanoza doldurdum; koku hafızayı çağırır. Bazen kokunun çağırdığı şeyi göz yakalar. Cam levhayı gümüş banyosuna daldırdım. Kâğıdı suya bırakınca kenarda, çıplak gözle güç seçilen ince bir damar belirdi. “Buradasın,” dedim. “Kâğıt seni reddetse de.”

Ertesi gün postanede kuyruk vardı. Masaların üstünde mühürler, çekmecelerde kıyas kâğıtları. Duvara asılı kıyas kâğıdının üstünde kısa bir cümle yazıyordu: “Beyaz budur.” Köşesinde taze bir mühür. Vilayet muavini geldi. Siyah ceketli, ayakkabıları cilalı, tıraşı yeni. İçeri girer girmez kıyas kâğıdını indirdi, masaya serdi.

— Baskılarınızı veriniz, dedi.
Üç kâğıdı uzattım. İlk ikisini kıyas kâğıdının üstüne koydu; köşeleri birbiriyle hizaladı. Bakışı düzgündü, sabırlıydı. Üçüncü kâğıtta durdu. Parmakları kâğıdın kenarında oyalanınca, içimdeki yeşil sanki bir an nefes aldı.

— Uygundur, dedi. Kalemiyle kenara not düştü. — Yine de birkaç baskı daha alalım, tesadüf sevmem. Kıyas dışına çıkarsa gözlem var.

İshak camın ardında bekliyordu. Göz göze geldik. Bakışı, “Sabret,” dedi. Sonra muavine dönüp sordu:

— Akşama kadar bitirelim mi efendim? Hava erken kararıyor, kalabalık artıyor.
— Hızlı ama dikkatli, dedi muavin.

Öğleye doğru baskıları çoğalttım. Her kâğıt ipte sallanırken içim boşalıyordu. Yeşil yok. Nane kokusunu duydum, ama görüntü gelmedi. Bir ara İshak odanın kapısına yanaştı, kimse bakmıyorken elimi yokladı. Avucuma ufacık bir metal parçası bıraktı. İncecik, jilet ucu gibi.

— Ne bu?
— Kıyas kâğıdını tutan çerçevenin kenarı serttir, dedi. — Kenardan çok küçük bir çentik açarsan, kıyas aşağıdan çok az eğilir. Muavin mühre bakar, harfin omzu da az biraz eğilir. Göz bunu tam adlandıramaz; ama oradaki güven sarsılır. Sonrası kısmet.

— Ya anlarsa?
— O zaman da kısmet. Bazen insan, bildirmekle yetinemez; içini de bildirir. İçimiz mühür tutmaz.
— Niye yapıyorsun, İshak?
— Çünkü ben de o tınıyı hatırlıyorum, dedi. — Sabahın çok erken saatlerinde, karın üstünde. Adını koyamam ama kokusunu bilirim.

İkindiye doğru muavin tekrar kıyas istedi. Herkesin gözü öndeki masadaydı. Tam o sırada, İshak kapı eşiğinde dosyaları devirmiş gibi yaptı. Muavin bir an arkasına döndü. Ben de kıyas kâğıdını tutan tahta çerçevenin alt kenarına o ufacık metal parçasıyla minicik bir çizik attım; bir saç teli kadar. Elim titremedi. Muavin geri döndü, hiçbir şey fark etmedi. Kâğıtları yine üst üste koydu. Mührü bastı. “Uygundur” yazısı bu kez gözüme biraz eğik göründü. Eğikliği benden başka kimse anladı mı, bilmiyorum. Arkadaki yaşlı kadın hafifçe nefes verdi, sanki “işte” diyecekti ama demedi. Postanenin kapısının önünde afiş ezberleyen küçük kız, harflerin kıvrımına uzun uzun baktı.

Muavinin yüzü sertleşti.

— Kâğıdı değiştirin, dedi. — Çerçeveyi de değiştirin. Bu eğiklik hoş değil.

İshak, “Hemen,” dedi. Hemen de yaptı: çekmeceden yedek çerçeve çıkardı, yenisini astı. Eski çerçeveyi, sanki hep böyle yapılırmış gibi, hızla kenara bıraktı. Metal kıymık artık bir atık kutusundaydı.

— Devam edin, dedi muavin.

Akşamüstü beni bir odacığa aldılar. Bir masa, bir sandalye. Kapıda bir asker. “Kısa gözlem,” dediler. “Yarın sabah çıkarsın.” Ne sorarlarsa aynı şeyi söyledim: “Karın beyazında bir tını görüyorum.” “Nasıl bir tını?” “Anlatması zor; ama var.” “Renk mi?” “Belki.” “Nereden geldi?” “Bilmiyorum.” “Ne istiyorsun?” “Onun kâğıtta kalmasını.” “Niye?” “Çünkü gerçek.” Başımı öne eğdirdiler. Bekledim. Bir gece sürmedi; zaman uzadı. Dışarıdan postanenin iç fısıltısı geliyordu; kâğıt sesleri, mürekkep, mühür. Koku, nane ile rutubet arasında bir yerde dolaşıyordu.

Sabah olduğunda kapıyı açtılar. Gözlem bitti. Masanın üstünde bir kâğıt: “Tekrarında sürgün.” Altında mühür. Avluya çıktım. İshak uzakta duruyordu. Yanıma gelir gibi oldu, gelmedi. Gözleri yorgundu.

— Eski çerçeveyi ne yaptın? dedim.
— Kırıldı, dedi. — Çöp. Bazen bir şey kırılır ve çöp olur. Bazen de kırıldığı için hafızaya girer. Bende şimdilik ikincisi.

Atölyeme döndüğümde kapıda bir yazı buldum: “Geçici el koyma.” Kilit vurulmuştu. Körüklü makinem içerideydi, cam levhalarım, büyütücüm, gümüş banyolarım. Cebimde üç beş kuruş kaldı. Evde sobaya attığım odunların sesi kısık çıktı.

O günler böyle geçti: Postanede kıyas, mühür, “uygundur.” Ben evde kâğıda bakıyorum, yeşil yok. Sokakta insanlar aynı havayı soluyor ama sanki herkesin içinde küçük bir perde asılı. Perde, biri çekinceye kadar inmeye devam ediyor.

Bir akşamüstü, kahvenin önünden geçerken kasabın çırağı kendi kendine konuşuyordu: “Etiketlerdeki beyaz bugün bana daha sıcak göründü.” İçeriden birisi, “Gözün yorulmuştur,” dedi. Çocuk sustu. Afiş ezberleyen kız, artık harflerin gölgesine daha uzun bakıyordu. Yaşlı kadın, tezgâhta nane aldı. Herkes susuyordu. Söylenmeyen şey, kışın nefesi gibi aramızdan geçiyordu.

Sonra bir sabah, kapım çalındı. İki memur. “Atölye mühürlü, içeride kaldığın görüldü.” “Ben içeride değilim,” dedim. “Dışarıdayım.” “İçeride olduğun günler için ceza yazıldı,” dediler. “İmza.” Kalemi elime verdiler. İmzaladım. “Makine, cam levhalar, kimyasallar…” saymaya başladılar. Hepsine el koydular. “Bunlar devlet malı sayılır,” dediler. “Usul budur.” Cümleleri kısa, yüzleri sabitti. İçimdeki tını bir an kıpırdadı, sonra yine sessiz kaldı. Yoksulluk, bir gölge gibi eşiğin altından içeri girdi; yerini buldu, oturdu.

İshak, o gün akşamüstü yanıma uğradı. Gözleri daha da yorgundu.

— Benim de başım belaya girdi, dedi. — Çerçeve meselesi büyüdü. “Gaflet” yazdılar dosyama.
— Seni koruyacak kimse yok mu?
— Olur da, herkes kışı bekliyor. Kış, çoğu suçu örter. Bazılarını büyütür.

— Niye o kıymığı verdin bana, İshak?
— Çünkü bazen insan, bir harfin omzunu eğmek ister. O eğiklik, birinin içindeki düz çizgiyi sarsar. Sarsılsın istedim.
— Bedeli?
— Bedeller bazen peşin gelir, dedi. — Bazen veresiye. Benimki peşinmiş.

Ertesi hafta İshak’ı gördüm. Postanenin önünde değil; karakol avlusunda. Kolunda bir yük, yüzünde bir çizik. “Sürgün,” dediler. “Gidiş var.” Nereye olduğunu sormadım; bazı sorular cevapsız daha ağırdır. Göz göze geldik. “Bazen içim mühür tutmaz,” demişti ya; şimdi gözlerinde yalnızca soğuk bir rüzgâr vardı. Elini kaldırdı, indirdi. O kadar.

Ben de taşındım. Kasanın arkasında bir oda buldum. Penceresi küçük, camı eski. Camın buğusuna parmağımla bir çizgi çektim. Camın ardında kar; camın üstünde ben. İkisine birden bakınca, içimde bir şey yerine oturdu, daha doğrusu hiç yerinden kıpırdamadı. Dışarıdan hoparlör yoktu ama belediye katibinin sesi sanki hâlâ meydandaydı: “Mühür esastır.”

Bazen geceleri, cebimde kalan son kâğıtları çıkarıp bakıyorum. Hepsi resmî beyaz. Ama hepsinde benim bildiğim başka bir şey de duruyor: Kâğıdın kenarında, çıplak gözle güç seçilen, suyun kestiği yerlerde çok ince bir damar. Ona bakınca koku geliyor, nane gibi. Koku gelince görüntü kıpırdıyor. Görüntü kıpırdayınca akıl susuyor. Bu, benim için gerçek.

Bir gün pazarda aynı küçük kızı gördüm. Postanenin önündeki eski afiş artık orada değildi; ama kız, duvarda kalmış soluk izlere baktı, parmağıyla hayalî harfleri yokladı. Yanına yaklaştım.

— Harfler sana nasıl görünüyor? dedim.
— Sanki biraz yumuşak, dedi. — Ama belki gözlerim yorgundur.
— Belki, dedim. Başını okşamadım. O, kendi başını taşımayı iyi biliyordu.

Yoksulluk, insanın sesini kısar. Ses kısılınca, içeride başka sesler duyulur. Benim içimdeki ses, “Yeşil,” diye fısıldar. “Buradasın.” Sonra susturulur. Mühür, kâğıt, kıyas… Hepsi yerli yerinde.

Bir akşamüstü, postanenin önünden geçerken, duvarda yeni bir yazı gördüm: “Kıyas kâğıdı yenilenmiştir.” Altında tarih. İmza. Mühür. Yeni kıyas kâğıdı asılmıştı. Ötekinden daha sert, daha beyaz. “Beyaz budur.” Harfler dimdik. Omuzları dümdüz. Eğiklik yok. İshak yok. Eski çerçeve yok. Benim atölyem yok.

Eve döndüm. Elimde kalan tek şey birkaç boş kâğıt, kırık bir lens parçası, bir de ot kokusu. Sobanın yanında oturdum. Büyütücüyü açmadım. Mum yakmadım. Pencereye yürüdüm. Camın buğusuna parmağımla bir çizgi daha çektim. Camın ardında kar; camın üstünde ben. İkisine birden bakınca başım dönmedi. Sadece anladım: Bazı şeyler kâğıda düşmez. Bazı şeyler, düşse bile orada kalamaz. Bazı şeyler insanın içindeki odada asılı kalır. Kapısı kilitli bir oda; anahtarı yok, ama kokusu var.

Sonra kapı çalındı. Küçük bir zarf. İçinde tek bir kâğıt: “Atölye devri kesinleşmiştir.” Bir satır daha: “İlgili şahsın taşra dışına çıkması uygun görülmemiştir.” Altında bir mühür daha. “Uygundur.” Kâğıdı masaya bıraktım. Masanın üstündeki toz, çizgiler hâlinde duruyordu. Parmağa yapıştı.

Kış uzadı. Kar, günlerce hep aynı notada yağdı. Yürürken ayağımın altında çıtırtı yerine hafif bir hışırtı duydum; belki de bana öyle geldi. Kasabın çırağı, dükkânın camını sildi. Camın ardında etler beyaz; camın üstünde o. “Bugün ışık daha farklı,” dedi kendi kendine. “Belki hava.” “Belki,” dedim içimden.

Postanenin önünden son bir kez geçtim. Kıyıda köşede eski kâğıt parçaları, mühür izleri, buruşuk ilanlar vardı. Bir taşın üstüne oturup bekledim. Ne olacağını bilmeden. Uzaktan bir kadın geçti; elinde nane. Kokusu rüzgârla bana geldi. Koku geldi, görüntü kıpırdadı. Olduğu gibi değil; olması gerektiği gibi de değil. Sadece olduğu kadar.

Benim hikâyem burada bitmiyor, ama kâğıtta devam etmiyor. Atölyem yok. İshak yok. Kıyas kâğıdı daha sert. Mühür daha hızlı. Ben daha sessizim. Yine de bazen, sabahın çok erken saatinde, herkes uykudayken, sokak buz kesmişken, karın üstüne eğilip bakıyorum. Gözümü kırpmadan. Beyazın içinden, kimseye anlatamadığım o ince tını yükseliyor. Adını söylemiyorum. Kendi kendine gelir, kendi kendine gider. Kâğıtta kalmaz. İnsan, bazı şeyleri yalnız görür. Görür ve taşır. Ben de öyle yapıyorum.

Bir gün, belki, o küçük kız büyür; bir camın buğusuna parmağıyla çizgi çeker. “Camın ardında kar; camın üstünde ben,” der. Sonra susar. Susarken anlar. Anlayınca kokuyu alır. Koku gelince görüntü kıpırdar. Görüntü kıpırdayınca akıl susar. O an, kâğıt olmasa da olur. Çünkü bazı hakikatler mühür tutmaz.

Ben yine yürürüm. Kar yağar. Mühür vurulur. Kıyas asılır. Ben bakarım. İçimdeki yeşil konuşmak ister. Konuşamaz. Ama var. Var olduğu için ağırdır. Ağır olduğu için gerçektir. Ve bu, bu kasabada, bu kış boyunca, benim payıma düşen tek zenginliktir.

 

 

 

 

 

Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

 



 


Giriş: Rüyada geçen bir günle, uyanık geçen bir günün ağırlığını tartmak istersek, elimizde kalan sadece zamanın tuhaflığı olur. Rüya, henüz vuku bulmamış bir gerçeklik mi, yoksa baştan kaybedilmiş bir simülasyon mu? Uyandığında “bu sadece bir rüyaydı” diyen kişi, aslında hangi evrenin kapısından dönmüştür? Rüyalar yaşanmadı mı, yoksa gerçekliğin bir başka türü mü?

Rüya, uyanık hayatın otoritesini sarsar. Uyanıkken “hayır, bu olamaz” dediklerimiz, rüya âleminde hiç sorgulanmaz; bir anda uçabiliriz, ölebiliriz, hayatta yeniden doğabiliriz. “Mantık” kelimesi, rüyanın kapısında anahtarını kaybeder.

Rüyalar hakkında konuşmadan önce; bahsedilmesi gereken ilke açıkça şudur: Algılanan her şey, ancak ve ancak algılanma sürecinin sonucunda “var” sayılır. Yani, gerçek dediğimiz herhangi bir şeyin kendisine asla doğrudan ulaşamayız; biz, sadece onu “algılamış” oluruz.

Bu durum, gerçekliğe dair tüm iddialarımızı baştan sakat bırakır. Şöyle ki, dış dünyada gerçekten var olduğuna inandığımız her şey, ilkin duyu organlarımızdan geçer - bir ses dalgası kulakta, bir ışık tanesi retinada titreşir. Oysa bununla bitmez; daha yolun başında olan bu bilgi, zihnin karanlık laboratuvarında, deneyimlerin, beklentilerin ve yorumların süzgecinden bir kez daha geçirilir. Sonuçta elde ettiğimiz şey ise “gerçek” değil, bizim için, bizim zihnimizde anlam kazanan bir varlık olur.

Gerçekliğin kendisine, algıdan bağımsız ve saf haliyle hiçbir zaman temas edemeyiz; her şey, ister rüya ister uyanıklık halinde olsun, mutlaka bir yorum, bir çarpıtma ve bir filtrelemenin ürünüdür. Kısacası, “hakikat” olarak sunduğumuz şey, aslında algının ve yorumun ortak yapıtıdır. İşte bu yüzden, rüyalarla gerçekler arasındaki sınırı kesin çizgilerle ayırmak imkânsız hale gelir; çünkü her ikisi de aynı atölyede üretildikten sonra, biz onlara “var” adını veririz.

Belki de insanın en büyük yanılgısı, algılanan şeyin gerçekliğe birebir denk düştüğüne inanmasıdır. Oysa hakikat, çoğu zaman duyu ve zihin süzgecinden geçerken şekil değiştirir; böylece gördüğümüz bir rüya ile yaşadığımız bir günü birbirinden mutlak olarak ayırmamızın hiçbir kesin yolu kalmaz.

Yani demem o ki uyanıkken gördüğümüz rüyalara gerçek, hakikat diyoruz.

Dahası, rüyalarda hissettiğimiz korku, mutluluk, şaşkınlık gibi duygular, çoğu zaman uyanıkken yaşadıklarımızdan daha yoğun ve daha gerçektir. Burada sorulması gereken temel soru şudur: Deneyimin “gerçekliği” nedir? Eğer bir deneyim, bedende ve zihinde iz bırakıyor, hatırlanıyor ve davranışlarımızı etkiliyorsa, onu uyanıkken mi yoksa rüyada mı yaşadığımızın bir önemi kalır mı?

Bir adım daha ileri giderek şunu söylemek gerekir: Hakikatin kendisi, zihnin ürettiği imgelerle sınırlıysa; o zaman rüya, gerçekliğin öteki yüzü mü, yoksa aynı madalyonun başka bir yüzü mü? Belki de gerçekliğin en saf hali, uyanıkken ya da uykudayken yaşadıklarımız arasında bir tercih yapmayı reddeder; her ikisini de deneyimin farklı bir biçimi olarak kabul eder.

Yazı tura gibi. Uyanınca “gerçeklik” dediğimiz paranın hangi yüzüne düştüğümüzü ilan ediyoruz. Ama rüya esnasında ikisi de mümkün: hem yaşıyoruz, hem ölüyoruz; hem mutluyuz, hem acı çekiyoruz. Rüya geçmişe geçince, bir sonucu olmuş oluyor ve rüya sizin sıkıştırılmış gerçekliğinizden çıkıyor.

Tüm bu bulanık sınırları hesaba kattığımızda, klasik felsefi soruya ulaşırız ve Descartes’ın “Rüya Argümanı”nı hakkında konuşmaya hak kazanmış oluruz: Eğer rüyada olduğumuzu, ancak uyandığımızda anlayabiliyorsak, hâlihazırda yaşadığımızın bir rüya olmadığını nasıl ispatlayabiliriz?

Hangimiz rüyada mantıklı bir zaman akışı olduğunu hatırlıyor? Belki de rüya ve gerçeklik ayrımı yapmakta en başarılı argüman bu:  Eğer belleğimde, çevremdeki başkalarının belleğinde ve dünyanın kendi akışında tutarlı bir süreklilik varsa, içinde bulunduğumun bir rüya değil gerçeklik olduğunu ispatlamış olurum. (Tabii burada çevremdeki başkalarının da gerçek olduğunu, benim gibi sorgulama, düşünme hatta hakikati arama gibi olaylar gerçekleştirdiklerini varsayıyoruz)

Eğer yaşamımım bir rüyaysa rüyamda gördüğüm rüyadan uyandığımda onun bir rüya olduğunu anlayabilirim daha fazlası ise…

 

  

Rüyada Cenin Pozisyonu: Anne Karnına Dönüşün Arzusu

Uykunun derin, karanlık ve belirsiz sularında, istemsiz bir refleks gibi kıvrılır bedenimiz. Dizlerimizi karnımıza çeker, başımızı göğsümüze doğru eğip küçücük bir dünyaya sığmaya çalışırız. İşte bu anda, belki de içimizde saklı kalmış en eski hafızanın tekrar sahnelenişine tanıklık ederiz: Anne karnındaki güvenli ve korunaklı varoluşumuza dönüş arzusu.

Freud, rüyaların ve bilinçdışının, unuttuğumuz ya da unutmak istediğimiz gerçekleri yüzeye çıkardığını söyler. Cenin pozisyonu da bilinçdışımızın, bizi hayata bağlayan en temel anımıza çağrısı olabilir. Rahatlığın, güvende hissetmenin ve korunmanın mutlak olduğu o başlangıç anına dönmek, tüm belirsizliklerin ve tehditlerin uzak olduğu yere kaçmak gibidir. Bedenimizin bu pozisyonu, belki de hayatın karmaşasına karşı bir itirazdır: Buradayım, ama aslında daha önce başka bir yerdeydim; buradayım, ama aslında güvende olduğum yer, hafızamda saklı.

Rüyaların içinde "ben" dediğimiz kişi, çoğu zaman kim olduğundan emin değildir. Kendimize dışarıdan bakar gibi, başka biri gibi görünürüz bazen. Rüyada cenin pozisyonunu alan da belki bu yüzden "ben" değil, içimizdeki o eski ve derin varlıktır. Bizi şekillendiren ve sonsuza kadar içimizde taşıdığımız ilk anıya tutunan "ben"dir. O halde soralım kendimize: Uykuda anne karnını özleyen, yeniden doğmak isteyen bu beden mi, yoksa bilinçdışımızın karanlık sularında kendini korumaya çalışan ruhumuz mu?

Belki de her gece, cenin pozisyonuna döndüğümüzde, özlediğimiz anne rahmini tekrar yaratırız. İstemsizce güven duygusunu, dış dünyaya karşı kapattığımız bedenimizin içinde yeniden deneyimleriz. Bu durum bizi bir adım daha ileri taşır: Belki de hayat dediğimiz şey, hiç bitmeyen bir anne karnından çıkış hikâyesidir. Her gece yeniden döndüğümüz o başlangıç noktası ise bizi hep kendine çağıran, ama asla tamamen kavuşamadığımız bir gerçekliktir.

Uyanmak, işte tam da burada önem kazanır. Gözlerimizi açtığımız an, anne karnından tekrar çıkar gibi yeniden doğarız dünyaya. Her uyanışımız, hafızamızda saklı anne rahmini terk etmek demektir. Belki de bu yüzden uyanmak biraz hüzünlüdür; bilinçdışımızın kollarında bulduğumuz güveni tekrar kaybetmek gibidir.

Öyleyse şunu düşünelim: Belki de cenin pozisyonunda yatan biz değilizdir; belki uyurken içimizde uyanan bir başkasıdır. Belki de rüyada "ben" dediğimiz, bilinçdışımızın karanlık odalarında hala doğmayı bekleyen başka biridir.

Hangisi gerçek "ben"? Uyuyan mı, uyanan mı, yoksa rüya gören mi?

Belki de cevabını hiç bilemeyeceğimiz sorular vardır. Biz yine de, her gece içimizdeki bilinmeyen bir dünyanın kapılarını aralar ve oraya sessizce kıvrılırız. Anne karnının sıcaklığında yeniden şekillenmek umuduyla, kendi bilinçdışımızın koynuna döneriz. Sonra sabah olur, gözlerimizi açar ve yeniden "gerçek" dünyaya doğarız; ta ki bir sonraki gece tekrar kendimizi özleyene kadar…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rüyada “Ben” Kimdir?

Rüyada bazen kendim oluyorum, bazen bir başkası.
Bazen bana hiç benzemeyen birinin gözünden bakıyorum kendime.
O an hangisi “ben”?

Yatakta yatan vücut burada, rüya gören zihin ise orada;
Birbirini tanımıyorlar.

Sabah uyanınca, hangisi bendim diye düşünüyorum.
Bazen rüyadaki o garip adam mı,
Yoksa hâlâ burada, yatağın ucunda oturan kişi mi?

Belki de hepsi biraz “ben”.
Ya da hiçbiri.

Kimlik dediğimiz şey, uyanıkken bile bu kadar sabit değilken,
Rüyada kırılganlığın şahikası oluyor.
O yüzden, sabah gözlerimi açınca bazen kendi adımı bile tekrar etmek zorunda kalıyorum.
Bu gece hangi “ben” görecek rüya,
Hangisi uyanacak, bilmiyorum.

Freud, Rüya Yorumu, rüyaları arzu doyumu olarak tanımlar. Ona göre, rüyanın temel aktörü, bilinçdışında saklı kalan dürtülerin ve bastırılmış arzuların bir tür tiyatral temsili olan rüya-öznesidir. Burada rüyadaki özne, bazen gerçek benliği, bazen de benliğin parçası olan farklı figürleri (anne, baba, çocuk, yabancı) üstlenebilir. Freud’a göre, rüyadaki ben çoğu zaman kendi arzularından ve korkularından bihaberdir; sembollerle, dolaylı ifadelerle kendini açığa vurur.
Rüyada ben, bilinçli hayatın akılcı, tutarlı öznesi olmaktan çıkar; çok katmanlı, bölünmüş ve çoğu zaman kendisine bile yabancılaşmış bir varlığa dönüşür. Freud’un tanımıyla, rüya-öznesi, bastırılmış arzuların ve içsel çatışmaların taşıyıcısıdır.

Lacan ise, özneyi dil ve arzu üzerinden okur. Lacan’a göre rüya, bilinçdışının dil gibi örgütlendiği bir düzlemde ortaya çıkar. Burada özne, kendini rüyada çoğu kez bir açık adres olarak bulmaz; özne, kendisiyle arasına bir mesafe girer. Rüya sırasında kişi bazen eyleyen, bazen izleyen, bazen de dışarıdan bir bakışla kendi varlığını sorgulayan bir pozisyondadır.
Lacan’ın ayna evresi kuramına göre, çocuk ilk kez kendisini bir bütün olarak aynada gördüğünde bir özne olarak kurulur. Rüyada ise bu bütünlük dağılır; rüya, özneyi hem kendiyle hem de arzularıyla yabancılaştırır. Rüya anlatısı, çoğu zaman birinci tekil şahıs üzerinden kurulsa da, bu “ben”in kim olduğu, rüyanın akışı içinde kaygan ve değişkendir. Lacan’a göre rüyada özne, bilinçdışının sembolik düzeniyle karşılaşır; burada ben olarak konuşanla, arzunun gerçek sahibi her zaman aynı değildir.

Felsefi açıdan, rüyada özne problemi, Descartes’ın ünlü düşünüyorum, öyleyse varım önermesinin sınırlarını da zorlar. Uyanıkken ben dediğimizde, süreklilik ve tutarlılık talep ederiz; fakat rüyada, özne çoğu kez parçalanır, çoğullaşır ve hatta bazen tümüyle silinir. Rüyada ben olarak deneyimlediğimiz şey, bir bakıma, bilinçli öznenin bir maske takmış, rol değiştirmiş hali olabilir.

Rüya, öznenin kırılganlığını ve sınırlarının geçirgenliğini en açık biçimde ortaya koyar.

 

 

 

Zamanın Akışı: Uykuda ve Uyanıkken

Uyanıkken zaman, ardışık ve ölçülebilir bir süreçtir. Modern bilinçte zaman, saatler ve takvimler aracılığıyla düzenlenen, nedensellik ve süreklilik hissiyle birleşen doğrusal bir akıştır. Ancak uykuya, özellikle de rüya görme aşamasına geçildiğinde, zaman algısında radikal bir değişim meydana gelir.

Rüyalarda Zaman Deneyimi
Rüyalarda zaman, uyanık halde yaşanan zamansal düzenle taban tabana zıttır. Rüya sırasında, olaylar çoğu zaman ardışık bir sıraya sahip değildir; başlangıç ve son, geçmiş ve gelecek birbirine karışabilir. Rüya içeriği bazen birkaç dakika süren gerçek zamana sığarken, rüya öznesi için yıllar veya bir ömür kadar süren bir deneyim yaşanmış gibi hissedilebilir.
Bu yoğunlaşma ve yer değiştirme, Freud’un Rüyaların Yorumunda vurguladığı rüya mekanizmalarının temelindedir. Freud’a göre, rüya zamanı sıkışır ve olaylar ardışık bir sıradan çok, bir tablo gibi bir arada sunulur.

Döngüsellik ve Sonsuzluk
Rüyadaki zaman, yalnızca doğrusal yapısını değil, aynı zamanda döngüselliğini de kaybeder. Rüya sahneleri sıklıkla tekrar eder, olaylar kendi üzerine katlanır, geçmiş bir an ile gelecek bir olay bir arada yaşanır. Bu döngüsellik, Nietzsche’nin ebedi dönüş fikrini andırır: rüya içinde zaman, sürekli kendini yineler ve özne, her defasında aynı sahneyi farklı anlamlarla deneyimleyebilir.
Heidegger’in zaman anlayışı da rüyadaki döngüsellikte yankı bulur; çünkü burada “şimdi”, geçmiş ve geleceğin sürekliliğinden kopar ve özne, bir anın içinde sıkışıp kalabilir.

 

 

Rüyaların Dili: Simgeler, Metaforlar, Sessizlik

Rüyalar, dile getirilemeyeni dile getirme çabasıdır. Bu dil, uyanık bilincin açık ve doğrudan anlatımından farklıdır; semboller, metaforlar ve hatta sessizliklerle örülü bir anlatıya sahiptir. Rüyanın kendine özgü dili, bilinçdışı süreçlerin karmaşık doğasını görünür kılmaya çalışan alegorik bir yapıya dönüşür.

Rüya Dili ve Sembolizmin Önemi
Rüyalar, Freud’un tanımıyla bilinçdışının kral yoludur. Freud’a göre, bilinçdışında bastırılan dürtüler, arzular ve korkular doğrudan ifade edilemez; bu yüzden simgesel ve metaforik bir anlatıma ihtiyaç duyarlar. Rüyada gördüğümüz nesneler, kişiler ve olaylar, genellikle gerçek anlamlarından sıyrılıp simgesel işaretlere dönüşürler. Örneğin Freud, sıkça tekrarlayan sembollerin belirli bilinçdışı içeriklere işaret ettiğini savunmuştur. Ona göre, rüya dili, sansür mekanizmasının da etkisiyle dolaylı ve örtülü bir iletişim aracıdır.

Jacques Lacan, rüyaların dil gibi yapılanmış olduğunu vurgular. Lacan’a göre bilinçdışı dilin yapısına sahip olduğu için, rüya içeriği simgeler ve metaforlardan oluşur. Lacan’da metaforlar rüya dilinin ana araçlarıdır. Bu durumda rüyaların dili, dilin kendisinden bağımsız değildir; tam tersine, bilinçdışındaki arzular ve korkular dil üzerinden yapılanır ve rüyada dilin ötesinde ama yine de dilin içinde ifade bulur.

Jung ve Kolektif Bilinçdışında Rüyalar
Carl Gustav Jung, rüya diline dair kavramsallaştırmasını, Freud’dan önemli ölçüde farklı bir zemine oturtur. Jung’a göre rüyalar, kişisel bilinçdışından çok daha derin ve evrensel bir bilinçdışı alanından kaynaklanır: bu, kolektif bilinçdışıdır. Kolektif bilinçdışı, tüm insanlığın ortak hafızası ve sembolik arşividir; burada, arketipler olarak adlandırılan evrensel simgeler ve motifler bulunur.

Jung’a göre rüyalar, bu arketipleri ve evrensel sembolleri bilinç yüzeyine çıkarır. Örneğin, “kahraman”, “anne”, “gölge” gibi semboller, kültür ve zaman fark etmeksizin birçok rüyada ortak anlamlara sahip olabilir. Bu semboller, insan ruhunun temel ve ortak meselelerini temsil eder; ölüm, doğum, yeniden doğuş, dönüşüm gibi temaları işaret eder. Jung’a göre rüyadaki semboller sadece bastırılmış kişisel arzuların ifadesi değildir; aynı zamanda bireyin ruhsal gelişimine ve bilinçlenme sürecine işaret eden derin mesajlar taşır.

 

  

Gerçekleşmeyen Hayaller: Rüyada Arzu ve Korku

Rüyalar, bilinçdışı arzuların ve korkuların yüzeye çıktığı birer sahne gibidir. Uyanık halde, toplumsal baskılar, ahlaki normlar ve kişisel bilinçdışı çatışmalar nedeniyle ifade edilemeyen arzular, rüya alanında özgürce biçimlenir ve kendilerine simgesel bir anlatım bulur. Rüyalar, bu bastırılmış arzuları ve korkuları ortaya çıkararak, bireyin iç dünyasının saklı köşelerini açığa vurur.

Rüyalarda Ortaya Çıkan Bastırılmış Arzular
Freud, rüyaları temelde arzu doyumu olarak tanımlar. Ona göre rüyaların temel işlevi, bilinçdışında bastırılmış arzuların sembolik olarak tatmin edilmesidir. Bu arzular, kişinin uyanık yaşamında kabul edilemez veya gerçekleştirilemez olan istekleridir. Rüyalar, bu arzuları dolaylı yollarla ve çoğunlukla simgesel bir dil kullanarak ifade eder; böylece özne, arzularını güvenli ve sansürlenmiş bir biçimde yaşayabilir.

Freud'a göre, rüyalar iki temel süreçle şekillenir: "yoğunlaşma" ve "yer değiştirme". Yoğunlaşma, birçok farklı arzu ve düşüncenin tek bir sembolde birleşmesini ifade ederken, yer değiştirme ise asıl arzunun veya kaygının, önemsiz görünen başka bir nesneye veya duruma aktarılmasıdır. Bu mekanizmalar, bastırılmış arzuların doğrudan ifade edilmesini engeller ve böylece rüyada arzular, karmaşık ve üstü kapalı bir dilde sahnelenir.

Kâbuslar ve Rüya Yoluyla Yüzleşmeler
Kâbuslar, rüyaların arzular kadar güçlü bir başka boyutu olan korkularla ilgilidir. Korkular da tıpkı arzular gibi, bilinçdışı alanda bastırılır ve rüyalar aracılığıyla dışa vurulur. Kâbuslar, bireyin yüzleşmekten kaçındığı, bastırdığı veya inkar ettiği korkuların ve travmatik deneyimlerin simgesel yansımalarıdır. Bu tür rüyalar, Jung'a göre bireyin kendi gölgesiyle karşı karşıya gelmesini sağlayarak, psikolojik gelişim ve bütünleşme için fırsatlar yaratır.

Freud ise kâbusları, bastırılan arzularla birlikte ortaya çıkan iç çatışmaların ve kaygıların belirtisi olarak yorumlar. Kâbuslar, kişinin sansür mekanizmasının başarısız olduğu anlarda, bilinçdışının doğrudan ve güçlü biçimde yüzeye çıkışı olarak görülebilir. Bu tür rüyalar, bireyin gerçeklikle ya da kendi iç dünyasıyla yüzleşmek zorunda kaldığı sahneleri canlandırır. Dolayısıyla kâbuslar, sadece korkutucu değil, aynı zamanda derinlemesine analiz edildiğinde aydınlatıcı ve iyileştirici olabilirler.

 

 


 

Rüya Gören Hayvanlar: İnsan ve Doğa Arasında

İnsan bilincinin en gizemli ve karmaşık yönlerinden biri olan rüyalar, aynı zamanda insanın doğa ve hayvanlarla ortak kökenini sorgulatan önemli bir alan oluşturur. Rüya görmek, yalnızca insanlara ait bir özellik midir, yoksa hayvanlar da rüya görür mü?

Hayvanlarda Rüya
Günümüzde bilimsel veriler, özellikle memeli türlerinin çoğunun rüya gördüğüne dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Örneğin, kedi, köpek, fare ve primatlar üzerinde yapılan EEG çalışmaları, bu hayvanların uyku sırasında REM evresi geçirdiklerini göstermiştir. Bu evre, insanlarda açık biçimde rüyaların görüldüğü uyku aşamasına karşılık gelir.

Bilimsel açıdan REM evresi, beynin uyanıklık durumuna benzer bir aktivite gösterdiği, ancak vücudun kas aktivitesinin geçici olarak baskılandığı bir süreçtir. Bu dönemde bazı hayvanlarda ayakların hareket etmesi, ses çıkarma ya da ani refleks hareketler gibi davranışlar da gözlemlenir. Bu durumlar, hayvanların rüya gördüğüne işaret eden dolaylı fakat güçlü kanıtlardır. Ancak hayvanların rüyalarının içeriği, niteliği ve bilinç düzeyi, insan rüyalarıyla karşılaştırıldığında felsefi açıdan hâlâ derin bir soru işareti olarak kalır.

Felsefi perspektiften bakıldığında, Thomas Nagel'in ünlü sorusu gündeme gelir: "Bir yarasa olmak nasıl bir şeydir?" Bu soru, öznel deneyimlerin hayvanlar açısından anlaşılabilir olup olmadığını sorgular. Nagel, hayvanların bilinçli deneyimlerinin insanlarca tam anlamıyla kavranamayacağını, rüya deneyimlerinin de bu bilinemezlik alanında olduğunu ifade eder. Hayvanların rüya gördüğünü kabul etmek, onların iç dünyasının zenginliğini ve bilince sahip olduklarını ima ederken, rüyaların içeriği ve anlamı hakkında bir kesinlik sağlamaz.

İnsan-Rüya İlişkisine Biyolojik Bakış
Biyolojik açıdan, rüyalar, beynin evrimsel gelişimiyle yakından ilişkilidir. İnsanlarda olduğu gibi, hayvanlarda da rüya görmenin temel amacı, belleğin pekiştirilmesi, öğrenmenin güçlendirilmesi ve duygusal süreçlerin yönetimi olarak düşünülür. Evrimsel psikolojiye göre, rüyalar, avcı-toplayıcı dönemden beri tehditleri ve çevresel bilgiyi işlemek için bir araçtır. Rüyaların, hayatta kalmaya yönelik bir adaptasyon olduğunu savunan bu görüş, rüya gören hayvanların da aynı biyolojik mekanizmaları paylaştığını öne sürer.

Örneğin, fareler üzerinde yapılan çalışmalarda, gün içinde öğrenilen labirentlerin, rüya sırasında yeniden tekrarlandığını gösteren nörolojik bulgular elde edilmiştir. Bu durum, rüyaların biyolojik işlevinin insanlara özgü olmadığına, biyolojik olarak ortak evrimsel köklere sahip olduğuna işaret eder.

Biyolojik ve evrimsel perspektiften bakıldığında, rüyaların varlığı ve işlevi, insanın doğayla olan ortak bağını vurgular. İnsan rüyaları, karmaşık dilsel ve sembolik yapısıyla evrimsel olarak daha gelişmiş bir biçime sahip olabilir, ancak biyolojik temel açısından bakıldığında, insan ve hayvanlar arasındaki ayrımın daha bulanık olduğu söylenebilir.

 

 

 

Gerçekliğe Dönüş: Uyanmak Ne Demektir?

Uyku ve rüyadan uyanmak, sadece gözlerin açılmasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda öznenin kendisini ve dünyayı yeniden keşfetmesi, bilinçdışı süreçlerin hakim olduğu bir dünyadan, bilinçli algının hüküm sürdüğü bir gerçekliğe dönüşüdür. Fakat bu gerçek dünyaya dönüş, felsefi açıdan sorgulamaya açık, bir durumdur. Çünkü uyanış deneyimi, çoğunlukla kişinin gerçekliğe dair farkındalığının sorgulandığı bir an olarak belirir.

Uyanış ve Farkındalık
Uyanmak, temel anlamıyla bilinç durumunun değişimidir. Uyku ve rüya halindeyken bilincin sınırları bulanıklaşır, gerçeklikle olan bağlar zayıflar, zaman-mekân ilişkisi çözülür. Uyanış anı, bilincin bu dağınık durumdan çıkarak tekrar bütünlüklü bir özne konumuna geçişidir. Bu geçiş, öznenin kendisi, kimliği ve dünyayla ilişkisi üzerine ani bir farkındalığı beraberinde getirir. Fenomenolojik açıdan bakıldığında, uyanmak; bilincin yeniden bir beden, çevre ve dünya içinde konumlanarak kendi varoluşunu yeniden tanımasıdır.

Edmund Husserl’in fenomenolojisi, bilincin kendisini "şimdi" ve "burada" konumlandırması olarak uyanış deneyimini vurgular. Bilinç, rüyadan uyandığı anda, gerçekliğin keskinliğiyle karşılaşır ve dünyanın verili yapısını yeniden kurar. Böylece uyanış, gerçeklikle olan ilişkinin yeniden tesis edildiği ve dünyaya dair farkındalığın ortaya çıktığı bir tür yeniden doğuştur.

“Gerçek” Dünyaya Dönmek Mümkün Mü?
Fakat felsefi ve psikanalitik bir perspektiften ele alındığında, "gerçek" dünyaya tam anlamıyla dönmenin mümkün olup olmadığı sorgulanır. Freud’a göre bilinç, hiçbir zaman saf bir gerçeklik deneyimine sahip değildir. Gerçeklik her zaman bilinçdışı süreçlerle iç içedir ve bu nedenle rüya ve uyanıklık durumları birbirlerinden tamamen ayrılamaz. Freud, rüyaların bilinçdışının baskısından kurtulmanın mümkün olmadığını, bilincin her zaman rüya kalıntıları tarafından etkilenmeye devam ettiğini ileri sürer.

Lacan’ın perspektifinden bakıldığında gerçek, sembolik ve imgesel düzenin dışında kalan, hiçbir zaman doğrudan ulaşamayacağımız bir alan olarak tanımlanır. Lacan’a göre insanın gerçeklikle ilişkisi her zaman dolaylı ve eksiktir; bu nedenle uyanmak, gerçeklikle tam anlamıyla buluşmak değil, onu sembolik olarak yeniden yapılandırmaktır. Bilinç, sembolik dil ve imgeler aracılığıyla gerçekliği ancak dolaylı olarak deneyimleyebilir. Böylece uyanmak, gerçekliğe değil, onun dilsel ve sembolik temsiline dönüştür.

Platon’un ünlü mağara alegorisi de, uyanış deneyimine felsefi bir yorum getirir. Alegoride, mağaranın içinde gölgelerle yaşayan insanlar, dış dünyaya çıkıp güneşi ve gerçek varlıkları gördüklerinde, gerçeğe uyanmış olurlar. Bu metaforda uyanmak, bilinç ve bilgi seviyesinde bir aydınlanma, gerçek dünyanın varlığını keşfetme süreci olarak temsil edilir. Ancak Platon bile, gerçekliğin doğrudan kavranmasının zor ve acı verici olduğunu vurgular.

Gerçek dünyaya dönmek mümkün görünmese de, uyanmak; insan bilincinin dünyayı, kendini ve varoluşunu sürekli olarak yeniden keşfetme sürecinin bir parçasıdır. Bu anlamda uyanış, gerçeğe kesin bir dönüşten ziyade, sürekli devam eden bir bilinçlenme ve yorumlama eylemidir.

Share
Tweet
Pin
Share
No yorum



 

 1. Bölüm: Gemiye Gizli Yolculuk

Gecenin karanlığında, limanın o soğuk ve terkedilmiş köşesinde, kimse yoktu. Havanın kasveti, denizin tuzlu kokusu, yavaşça yaklaşan fırtınanın izleriyle birleşiyordu. Adımlarım, taşların arasında yankı yapıyor ve gemiye doğru ilerlerken, denizin ötesinde ne olduğunu merak ediyordum.

Bir süre önce duyduğum, elden ele dolaşan söylentilerden birine kanarak, geminin gizli bölmelerinden birine sızmaya karar verdim. Gemiye gizlice bindiğimi fark eden kimse olmadı. Ya da belki de fark ettiler, ama bir sebepten ötürü göz yummayı tercih ettiler. Kaptan ya da tayfa, görünüşte ilgilenmiyordu. Bu beni daha da rahatlattı. Çünkü kimse, kimsenin kim olduğunu sorgulamaz bu gibi yerlerde.

 

Geminin iskeletine girmem kolay oldu. Limanda tek tük hareket eden insanlar ve terkedilmiş bir güverteydi. Bir köşeye saklanıp geminin yan tarafındaki gizli geçitten içeri girmeyi başardım. Limanın ışıkları geride kaldı ve karanlıkla birlikte yeni bir hayat başladı. Biraz yürüdükten sonra, tanımadığım bir adamla karşılaştım. Adamın suratında belirgin bir belirsizlik vardı. Gözleri sanki dünyayı terk etmiş gibiydi. Ama burada, bu gemide belki de hiçbir şey göründüğü gibi değildi.

"Gemiyi görüyorsun, değil mi?" dedi, beni fark ettiğinde. Gözlerinde tek bir anlık bir tedirginlik belirdi, sonra o solgun bakışlar geri döndü. "Buradan çıkamayabilirsin. Ama kaybolmak istersen, ne diyeceğimi sana söylemem gerekmiyor."

Bir an duraksadım, adama bakarken ne söyleyeceğimi kestiremedim. O kadar çabuk bir şekilde konuştu ki, sesinin yankısı kulaklarımda çınladı. Ama dilimin ucunda tek bir kelime vardı.

"Adım Seraph," dedim, kimseye bir şey sormadan. Sadece para çıkardım ve adama verdim. "Sadece gemiye binmek istiyorum, başka bir şey sormayın."

Adam gülümsedi. Ama bu gülümseme, bir acının yansıması gibiydi. Başını salladı ve daha fazla bir şey demedi. Gözlerindeki boşluk, tuhaf bir şekilde kafamı karıştırmıştı, ama yapacak başka bir şeyim yoktu. Hem ben, hem de o; geminin içinde kaybolacak olan yolculardan sadece biriydik.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Bölüm: İhtiyar

Gemiye alışmam, beklediğimden çok daha zor oldu. Havanın tuhaf karanlığı, tayfaların gözlerindeki soğukluğu ve suların huzursuz dalgalanması bir şekilde içimi sıkıyordu. Burada, bu denizlerde zaman sanki hiç işlemezdi.

Bir sabah, güverteye çıktım. Tayfa oldukça sessizdi, tıpkı geceyi bekleyen bir avcı gibi. Duvarda solgun ışıklar var, ama denizin derinliklerinden gelen korkutucu bir hışırtı varmış gibi, her şeyin aslında bir illüzyon olduğunu hissedebiliyordum. O sırada, bir ihtiyar adam yanıma yaklaştı. Yüzü kırış kırıştı ve bakışları bana hep bir şey anlatmak ister gibiydi. Sanki içinde bir fırtına taşıyor gibiydi. Kafasını hafifçe eğdi ve derin bir nefes aldı.

"Geminin adı Abyssos," dedi, gözleri uzaklara daldı. "Burada zaman yok, insanlar kaybolur ve kaybolduklarını unuturlar. Nereye gittiğimizi kimse bilmez, Seraph."

Ağzımdan tek bir kelime çıkamadı. Adamın söyledikleri, bir anlam taşımıyordu ama o kadar inançlıydı ki, sanki bir kehanet gibiydi.

"Ve sen?" dedim, belki de soracak başka bir şey bulamadım. "Burada neden varsınız?"

İhtiyar, bir süre suskun kaldı. Sonra, "Burası, kaybolanların gemisidir," diye fısıldadı. "Ve bir kaybolan daha var. O geminin içinde kaybolanlar, belki de bir zamanlar olduğu gibi... O yüzden dikkat et."

O anda, birden bir çığlık duydum. Sanki bütün deniz, bu çığlığa tepki vermişti. Gemi sarsıldı, aniden bir şiddetle.

O çığlığın ardından, biraz mesafe alıp, güverteye baktım. Kimse yoktu, sadece soğuk, boş bir alan ve derin deniz vardı. O sırada ihtiyarın elinde bir şey fark ettim. Bir mektup. Mektubun yazılı olduğu kağıt, eski ve sararmıştı.

 

Adamın Ölümü ve Mektubu

Adam, limanın o soğuk köşesinde kaybolduğunda, kimse fark etmemişti. O adam, bilinçli olarak yaşamından vazgeçmişti. Geminin sesini duymuş, ve onunla birlikte kaybolmaya karar vermişti. Geride bıraktığı tek şey, kalbinin son kalp atışlarına eşlik eden bir mektuptu.

"Mektubun ne?" diye sordum, ihtiyar adama bakarak.

İhtiyar, bir an mektubu elinde tuttu ve sonra gözleriyle bana baktı. "O, kaybolanlardan biri," dedi, "Ve bıraktığı mektup, onun son izlerini taşıyor. Bir zamanlar geminin ilk yolcusuydu. Şimdi ise, kaybolmuş bir ruh."

Ve sonra ihtiyar mektubun içeriğini sesli şekilde okudu. Adam, gemiye girmeden önce son bir şans bulmuş ve bu dünyadan ayrılmadan önce kaybolmuştu. Her sözcük, bir ölüme dair bir fısıldamayı taşıyordu. Gemiyi tanıyordu, "Abyssos"u. O da bir kaybolan, bir geçişti. Ama bu yolculuğun sonu, kimseye belli olamayacak kadar gizemliydi.

Mektup:

“Eğer bu satırları okuyorsan, benim kaybolduğumu anlamışsındır. Ama anlamalısın ki, kaybolmak da bir tür bulmaktır. Burada, bu gemide, her şeyin kaybolduğu bir dünyada, kaybolanlar da vardır. Bu satırlar, bir yolculuktan önceki son konuşmalarımın, son bakışlarımın yankılarıdır. Bu gemi benim son durağım değil, ama belki de son gerçeğimdir.”

“Uçurtma ve Sürüntü... Çocuklarım. Onlar, benden kalan tek gerçeğim. Yükselmek ve kaybolmak isteyen bu iki çocuk, geminin derinliklerinde saklanıyorlar. Belki de onları hiç göremezsin. Uçurtma, her zaman göğe yükselmek isteyen biriydi. Onun adı her zaman gökyüzünde, bir yerde özgür kalma isteğiyle yankılanıyordu. Ama Sürüntü... Oysa, Sürüntü her zaman kaybolmak istiyordu. Her şeyin altına, her şeyin ötesine çekiliyordu. Bu iki çocuğun, biri yükselirken diğeri yerin dibine çekiliyordu. Onlar birbirlerinin zıttıydılar; ama ben hep aynı şeyi düşündüm: Belki de her biri, ötekinin yolunu arıyor."*

İhtiyar adam, mektubu okurken, gözleri bir an için kaybolan uzak bir hatıraya daldı. Bu, geminin en derin sırrıydı: Uçurtma ve Sürünütü. Adların ve anlamların arasındaki kaybolmuş bağ. Birbirlerine zıt olan bu çocukların, bir şekilde aynı yolda ilerlemeleri gerektiğini bilmişti.

Adam, mektubu okuduktan sonra derin bir nefes aldı ve başını eğerek kağıdı katladı. Okuduğu her şey, onun yıllardır gördüğü gemi yolculuğuna dair bildiklerinden çok daha fazlasını anlatıyordu. İhtiyar adam, bir zamanlar o adamla, kaybolan baba ve çocukları hakkında uzun sohbetler etmişti. Ama şimdi, bir kez daha, tüm bu kaybolmuşluğun ve arayışın tam ortasında, geminin gerçekten bir araf mı, yoksa bir dünya mı olduğu konusunda bir sorgulama doğuyordu. Bu sırların ve kaybolmuşlukların göğsünde, bir başka gerçek mi vardı?

Uçurtma ve Sürünütü... Çocukların isimleri, adamın kaybolmuşluğunun derinliklerine gömülmüş gibiydi. İhtiyar, mektubun son satırlarına geldiğinde, gözlerini kapatıp kısa bir dua etti, sonra kağıdı ceketinin cebine koydu. Gemi, derin denizlerde ilerlemeye devam ediyordu. Ama artık bu yolculuk, ne geminin rotasında, ne de tayfanın gidişatında bir belirsizlik taşıyordu. Bu yolculuk, kaybolmuş olanların sonsuz yolculuğuydu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

3. Bölüm: Gözlemler ve Gizemli Bir Yolculuk

Gemi yavaşça yol alırken, denizlerin derinliklerinden gelen hışırtılar kulaklarımda yankı buluyordu. Her şey, soluk ışıkların yarattığı gölgelerde birbirine karışmış gibiydi. Gözlerim, hareket etmeyen tayfaların üzerinde gezindi. Onların davranışları garipti; her biri sanki bir yerlere bakıyor, ama hiçbir yere odaklanmıyordu. Her şey bir illüzyon gibiydi. Ne zaman etrafımda dönsem, her şeyin gerçek olduğunu iddia edebilecek tek bir şey bile bulamıyordum. Ama yine de, bu karanlık denizde bir yerlerde bir şeylerin olduğunu hissediyordum.

Bir sabah, güverteyi tekrar yürürken, kaptanın kızını gördüm. Onun varlığı, geminin kasvetli havasına karışmış, neredeyse her zaman bir gölge gibi geziyordu. Kız, hiç kimseyle konuşmaz, gözleri hep bir yerlere dalmış gibiydi. Ama bir şey vardı, bir şey eksikti. Sanki burada bir amaçla değildi, ama bir şekilde buradaydı. Ne de olsa, geminin hiyerarşisinde hiç yer almadığı belliydi. Kimse ona 'kaptanın kızı' gibi bir hitapta bulunmuyordu. O sadece bir yolcu gibiydi. Onun varlığında bir boşluk, bir yabancılaşma vardı.

Bazen göz göze gelirken, bir bakışı var mıydı, yok muydu diye kendime sormadan edemedim. Ama en garibi, onun etrafındaki sessizliğin çok derin olmasıydı. Gözlerindeki hüzün, bir yansıma gibiydi. Sanki bir şey kaybetmiş, ama ne olduğunu bilmiyordu. Bazen ona baktığımda, bir his varmış gibi hissediyordum; sanki bu yolculuk, onun için de bir sondu, ama hangi sona vardı, kimse bilmiyordu.

Bir gün yine yanımdan geçerken, bir şey fark ettim. O kadar da göz önünde olmayan bir hareketti, ama ben yakalamıştım. Cebinde, bir anahtar vardı. Kaptanın kamarasının anahtarıydı, bir şekilde o odada olduğunu biliyordum. O an, geçmişteki konuşmalarım aklıma geldi. İhtiyar adamın dediği gibi, "Geminin sırrı derin." Kaptanın odasına girmek için bu anahtarı bulmak, doğru bir şeydi. Ama neden o anahtarı bu kadar dikkatle taşıyor? Ve daha da önemlisi, ne kadar değerli bir şeydi bu anahtar?

Geminin o karanlık havası bana, bir şeyin gerçeği gizlediğini düşündürüyordu. Kaptan gece olduğunda, gözlerinde bir değişim oluyor, sanki başka bir şey ortaya çıkıyordu. Bu dönüşüm, o kadar güçlüydü ki, kimi zaman düşüncelerim bile onunla birlikte kayboluyordu. Kaptanın geceleri nasıl bir varlık haline geldiğini bilemiyordum, ama bir şey vardı, bir şeylerin dışa vurduğu bir başka karanlık.

Geminin içindeki her şeyin kaybolmuş bir varlık olduğunu hissediyordum. Kaptan, geceleri bir şey haline geliyordu, ama kimse bunun farkında değildi. Ya da belki de fark ediyorlardı, ama bu gizemli atmosferin içinde her şey doğal geliyordu. İhtiyar adam bir kere, "O bir melek değil, Seraph. O bir şey daha... çok daha başka bir şey." demişti. Ama bu neydi, bilmiyordum. Ancak her gece kaptanın kayboluşu ve dönüşümü beni sormaya zorluyordu. Gerçekten bir melek miydi, yoksa başka bir şey mi?

O sırada, tekrar ihtiyar adamın yanına gittim. O, geminin en karanlık sırlarını benden önce fark etmişti. O sırları o kadar derinlemesine biliyordu ki, bazen söyledikleri, birer uyarı gibiydi. “Burası, kaybolanların gemisi,” demişti bir keresinde, "Ve biz kaybolmaya mahkumuz." Ama bu kayboluş, yalnızca geminin içinde değil, çok daha geniş bir şeyin parçasıydı.

"İhtiyar, kaptanın kızı hakkında bir şeyler biliyor musun?" diye sordum, tam da o anda ihtiyar adama. Sözlerim, düşüncelerimden önce gitmişti. İhtiyar adam bir anlık duraksadı.

"Kız?" dedi, sesindeki tını değişti. "O, kaptanın kızı değildir. O, sadece bir kaybolandır, tıpkı bizler gibi. Ama kaybolduğunda, bir şey değişir. Her şey kaybolur. Ama kaybolmadan önce bir şeylerin kaybolması gerekir. Ve kaptan..." diyen ihtiyar bir an derin bir nefes aldı. "Kaptan, bu kayboluşun bekçisi. O, ne bir melek ne de bir şeytan. O, bir geçiştir. O, seni bir başka yerden alıp, buraya getiren kişidir. Burası... Araf'tır. Ve bizler, kaybolanlar..."

Bir an suskun kaldı. Bu anın içinde, bir şeyin eksik olduğunu hissettim. Kaptan kimdi? Kız neydi? Ve gemi... neyin bekçisiydi?

Ama ihtiyarın söyledikleri daha da derinleşiyordu. "Ve her kaybolan, bir yolculuğa çıkar," dedi. "Bazen, o yolculuk, kendinle yüzleşmendir. Ve bazen de... bazen bir çıkış kapısıdır. Bir kayboluş, bir başka başlangıcın kapısıdır. Kaptanın kızı, senin için o kapıdır. Ama açılması... senin tercihindir."

İhtiyarın sözleri kulaklarımda çınlıyordu. Kaptanın kızı, bir kapıydı, o zaman. Ama neye açılıyordu? Bunu anlamam için hala çok yol vardı.

Yemek zamanı geldiğinde, masanın etrafında bir tür yavaş hareketlilik başladı. Tayfa, her biri kendine ait bir köşeye çekilerek tabaklarını doldurdular. Havanın ağır, kararmış olması, derin bir sessizliği beraberinde getiriyordu. Her bir kişi, birbirinin gözlerine bakmaktan kaçınıyor gibiydi. Biraz daha uzak duruyor, bazen bir yudum içki alırken bile gözlerini kaçırıyordu. Her şeyin biraz fazlasıyla sıkıcı ve tekdüze olduğu bu anlarda, bir kaçışın arayışı belli oluyordu; ama bu kaçışa da kimse cesaret edemiyordu.

Kaptanın kızı, her zamanki gibi, sıradan bir yolcuymuş gibi oturuyordu. Sanki aralarındaki bağ, gözlemlerime hiç de ait olmayan bir mesafe ile korunuyordu. Duruşu, bakışları ve sessizliğiyle, bir arayışın içinde değil de, bir sonucun eşiğindeymiş gibi görünüyordu. Onunla ilgili hissettiğim şeyler, daha çok içimde bir umut arayışına dönüşüyordu. Belki de bu dünyada bana sunulmuş olan son fırsat, onun varlığıydı. Onunla bir bağlantı kurabilseydim, belki geriye dönme, hayatıma yeniden tutunma şansım olacaktı. Ama o... O yalnızca burada, sessizce oturan bir yolcu gibi davranıyordu. Bana ait olmayan bir duygu vardı içinde, ya da belki de hiç bana ait olamayacak bir duygu.

Yemek her lokmada biraz daha çelişkili bir hal aldı. İlk lokmamı aldığımda, dudaklarımda bir tat değil, geçmişin bir kokusu vardı. Bir zamanlar annemin yemekleriyle dolu olan, sıcak ve huzurlu bir akşam yemeği masası anımsandı. Ama şimdi, o sıcaklık, adeta uzak bir rüyaymış gibi silinmişti. Aradığım şeyin kaybolduğuna inanıyordum, ama kaybolmuş olan, sadece geçmişim değildi. Bu kaybolmuşluk, bir anda gelip beni yutacakmış gibi hissettiren, başka bir evrende sürükleniyor gibiydim.

İkinci lokmamda ise, korku beni sardı. Geceyi düşündüm, o eski geceyi… Evdeki karanlıkta sesleri duyduğum, başkalarının adımlarını izlediğim o eski, ürkek halimi… O korku, her zaman içimdeki bir boşluğun temeli gibiydi. Burası, şimdi, o eski yerden çok farklıydı. Ama korku, her yerdeydi, her köşede. Yediğim her lokma, bana bu korkuyu hatırlatıyordu. Bu korkuyu yenmek, yalnızca bir anı aramak gibiydi. O korku, sanki bu dünyada bir yerlerde yaşamalıymış gibi içimde yankı buluyordu.

Üçüncü lokmamda, kalbimi ele geçiren bir başka duygu vardı: sevda. Bir zamanlar, sevdamın içinde kaybolduğum o eski günleri düşündüm. Sevda, büyülü bir duygu gibi gelirdi, ama şimdi kaybolmuştu. Kaybolan bir aşktı bu; kalbimin derinliklerinde hala izleri vardı. Ama o sevda, ölmüş, geçmişin arkasında kalmıştı. Onu hatırlamak, belki de artık gereksizdi. O eski sevdanın anısı, bu yolda bana yalnızca kaybolan bir şeyin izlerini bırakıyordu.

Son lokmamı alırken, bir başka yalnızlık dalgası içimi sardı. Yalnızlık, bana kaybolmuş olan her şeyin hatırlatıcısıydı. Kimseyle paylaşamıyordum içimdeki bu boşluğu. Yemekteki her lokma, bir eksiklik hissi yaratıyordu. O eksiklik, her zaman içimde vardı; kaybolmuş bir şeyler, sonsuza kadar yok olmuş gibi hissediliyordu. Bu yolculuk, bir arayışla başlayıp, her geçen dakika bir kayboluşa dönüşüyordu.

Kaptanın kızı, bana hiç dönüp bakmadı. Yüzündeki ifadesizlikle, yemek boyunca sessizce bir köşede oturdu. Onun içindeki boşlukları, yavaşça fark etmeye başlamıştım. Bir bakışla, bir hareketle bana işaret etmedi. Ama ben, o kaybolmuş bir çıkışa duyduğum derin isteği hissedebiliyordum. Kaptanın kızı, kaybolmuş olan bir kurtuluşun simgesiydi belki de. Ama o, bu kaybolmuşluğu fark etmiyordu. Yalnızca kendi dünyasında, benim dünyamın çok uzağında, sessizce var olmaya devam ediyordu.

Bir an, ihtiyar adam yanımda belirdi. Bu defa gözleri, başka bir şeyler anlatıyor gibiydi. Yavaşça, derin bir sessizlik içinde, “O kız... O, senin için bir yolculuk, bir kurtuluş,” dedi. "Ama farkında değil, henüz. O sana geri dönüşünü sunuyor. Sen, bir zamanlar kaybolduğun yerden dönmeye çalışıyorsun. O, sadece bir işaret... Senin elinde, belki de son fırsat."

O an, bir şey hissettim. İçimde bir umudu daha yakaladım. Ama aynı zamanda, o kaybolan umutlar da vardı; benim için gerçek bir kurtuluş mu, yoksa bir tuzak mıydı, bunu bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı: Kaptanın kızı, kaybolan bir zamanın, bir anın içinde duruyordu. Onun, bana sunduğu bir çıkış mıydı, yoksa sonsuz bir kayboluş mu? İçimde bir çatışma, bir belirsizlik vardı. Ama ben bu yolu yürümek zorundaydım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

4. Bölüm Başlangıcı: Tanışma ve Kaybolan Zamanın Kokusu

Gemi geceyi yavaşça sararken, tayfa sakin bir akşamın hazırlığını yapıyordu. Birçok kişi, güvertede ya da kamaralarında gecenin huzurunu arıyordu. Ben, denizin tuhaf sessizliğine dalmışken, bir figür gözlerimin önünde belirdi. Sessizce yaklaşıyordu; ayağının ucundaki hafif hareket, denizle birleşen bir rüzgar gibi. Gözlerim, bir anlığına karanlıkta kayboldu, ama sonra, adımlarında bir anlam aradım. Bu, geminin içinde yalnızca bir silüet olarak görünen kadındı.

Adımlarını takip ederken, rüzgarın hışırtısı arasında bir fısıldayış gibi, adını duydum. “Cavira.” Gemiye doğru yaklaşan, ama kimseyle konuşmayan bir başka yolcu, Cavira mıydı?

Ama o, hemen yanımda durdu ve gözlerini bana doğru çevirdi. Ne büyük bir yüktü o bakış. Sanki karanlıkla bütünleşmiş, ama içinde bir tür boşluk taşıyan bir insan figürüydü. O an, bana soğuk bir rüzgar gibi hissettirilen ilk şey, kim olduğuydu. Onun adı, kimliğini oluşturan bir şey değil, bir huzursuzluğun ta kendisiydi.

Sadece gözlerinde bir anlam var gibiydi—ama anlam, bir gizemin derinliklerinden doğuyordu. O an bana adını verdi. Ama adının ne olduğunu anladım; sadece bir telaffuz değil, bir melodiydi. Kulağımda yankılandığında, o sanki eski dillerin bir parçası gibi geliyordu.

“Adım Zephira.”

Bir anlığına, dildeki yansımasını anlamaya çalıştım, bu gizli melodi bir başka anlam mı taşıyordu? Ama kısa bir süre sonra, bir fısıldayıştan öteye gitmeyen bu kelimenin, gerçekte bir rüzgarın, bir esintinin adı olduğunu fark ettim. Zephira—bu adı sanki zamanın derinliklerinden çıkarıp getirmiş gibiydi.

Gözlerim, düşüncelerimi bir kenara bırakıp sadece ona odaklandığında, içimdeki soğuklukla birleşen bir şey fark ettim. O, rüzgar gibi bir varlık, bana doğru esen bir şeydi. Hem uzak, hem de yakın.

Söylediği her kelime, bana denizin tuzlu havasını hatırlatıyor gibiydi. O an, kaybolmuş bir anıyı hatırladım. Ama ona dair kesin bir şey yoktu, sadece gizemli bir his vardı—tıpkı bir hüsran gibi, ama aynı zamanda bir yenilik de vardı. O, bana bir şey vermiyor gibi görünüyordu ama her kelimesiyle, içimde bir şeyleri değiştiriyordu.

Bir süre sessiz kaldık, denizin sesi etrafımızda yankılanıyordu. Sanki kimse konuşmak zorunda değildi, çünkü sesler zaten rüzgarın içinde saklıydı. Ve sonra, o an anladım: Esinti’ydi o, adı değil de varlığı her şeyin üzerine düşen bir hüzün gibiydi. Gözlerinde gizlenen bir dünya vardı, ama ona dokunamıyordum.

“Geminin içinde mi kalacaksın?” dedim, kısa ama anlam yüklü bir şekilde.

Başını hafifçe eğdi ve gözlerinde bir soğukluk belirirken, dudaklarında hiç belli olmayan bir gülümseme belirdi.

“Geminin bana sundukları, bana bağlı. Ama ben de sana ne getirdim, onu bilmem.” dedi, sesindeki bir mesafe var gibiydi.

Her kelime, bana bir şey kaybettiriyordu—ama aynı zamanda bir şey de kazandırıyordu. Habil ve Kabil’in sessiz bir dengesizliğini hatırlattı o an, biri vardı, birini izliyor ve bir diğeri kayboluyordu. Ama o, kaybolmuş değildi; sadece varlığıydı, bir dokunuş gibi.

Zephira’nın sessizliği arasında, zihnimdeki hışırtılar da artmıştı. Zamanın bir noktada kaybolduğunu fark ettim. Kaybolan zaman, bir şekilde yine karşımda duruyordu—belki de kaybolmuş anılar, silinmiş duygular, söylenemeyen kelimeler, denizin derinliklerine gömülmüş bir kayıp gibi, ama bir yandan da bir meltem gibi yüzeyi uyandıran bir şeydi. Gözlerimde yine kaybolan bir zaman vardı, ama onun hatırlattığı da bir başka şeydi.

O anda, bana eski bir şarkının ya da kaybolan bir zamanın kokusu gibi gelen bir şey vardı. Hafızam, bir zamanlar bana ait olan, belki de zamanla çürümüş bir kokuyu yeniden uyandırdı. O kokuyu kaybetmiştim, ama şimdiyse, her şeyin başlangıcında gibiydim. Kafamdaki karanlık düşünceler arasında, bir rüzgarın peşinden sürüklendim. Zephira’nın bana kattığı her şey, hafızamın kaybolmuş o parçasıyla buluşuyordu.

Ve o kokuyu tekrar hissettiğimde, bana bir şey hatırlattı: Kaybolan zamanın kokusu, belki de bir kurtuluşun ilk adımıydı.

Zephira’nın karşımda duruşu, gövdesine sinmiş bir sessizliğe bürünmüştü. Gözlerinde kaybolan zamanın izleri hala canlıydı, ama ben bu kez bir şey daha fark ettim: Onun varlığı, denizin ötesinde bir yaşamın izini taşıyor gibiydi. Gözlerimdeki bulanıklık, ilk defa anlam kazandı.

Bir süre sonra, Zephira ağır ağır, fakat dikkatlice sırtını dönerek uzaklaşmaya başladı. Sadece rüzgarın sesini ve denizin tuhaf yankılarını hissettim. Arkamda bıraktığı huzur ve karmaşa, beni derinden sarmaya devam ediyordu. O anda, bir kelime daha düşüverdi dudaklarından. Sadece bir fısıldayış gibiydi.

“Bazen geriye dönmek için, kaybolman gerekir.”

Söylediği bu cümle, ruhumun derinliklerinde yankılandı. Bir tuhaflık, bir rahatsızlık sardı içimi. Kendimi bir an daha fazla bulmak, kaybolmuş olduğum geçmişin parçası olmak istedim ama aynı zamanda da geri dönmeye dair bir his vardı, sanki hayatın gerçekliğine geri dönmem için bir çağrı vardı. Onun söyledikleri, benim sonsuz bir hapsolmuşluk içinde kaybolmamı gerektiriyordu. Fakat o kaybolan zamanın içinden, bir çıkış yolu vardı ve Zephira, o yolu bir çığlık gibi bana sunmuştu.

Bir adım bile atamadan, Zephira uzaklaştı. Onun gidişi, bir son değil, tersine kaybolan bir başlangıç gibiydi. Zihnimdeki bulanıklık, derinleşti.

Bir an, nefesim daraldı. Bir an... Her şeyin tersine döndüğü bir anda, ben kaybolmaya başladım. Bir adım atmak bile imkansız oldu, vücudumun her zerresi sanki başka bir gerçeklikte hapsolmuştu. Yavaşça yerden yükselen bir baş dönmesi, gözlerimi bulandırarak bana hakikatin acımasız yüzünü gösterdi. Vücudumun her bir parçası, aniden geçmişe ait bir hatıranın kuytusuna çekildi. O hatıranın içinde kaybolan, eski bir ben vardı. Ama şimdi… şimdi ben, o kaybolmuş insanın tüm izlerini taşıyordum.

Zihnimdeki tilkiler yeniden harekete geçti. O hışırtı, sanki kafamın içinde yankılanan bir çığlık gibiydi. Zihnimde bir çırpınış, ne olduğunu çözmeye çalışan bir hüzün vardı. Her şeyde bir karışıklık, bir hiçlik duygusu vardı. Bir saniye önce sahip olduğum kimlik, şimdiyse bir sis gibi önümde eriyordu.

Derin bir nefes aldım, ama o nefesin içindeki havayı bir türlü içime çekemedim. Gözlerimdeki karanlık, her saniye daha derinleşiyordu. Bu değil… bu ben değildim. Bir an, sadece bir an, kendimi başka bir dünyada hissettim. Ama o dünya, bana sunulmuş, kaybolmuş bir zaman gibiydi.

Bir saniye daha geçti. O saniyede, geçmişimle aramdaki tüm sınırları yıktım. Geçmişin, geçmişin kollarına çekildim, ama aynı zamanda, bir yandan da yeni bir gerçeğe uyanma hissi sarıyordu beni. Başımı kaldırdım, fakat her şey bulanık, her şey bir sis gibi etrafımda dönüyordu. Zihnimdeki sesler birbirine karıştı.

Ve bir an, başımda dönen karanlıkta bir şey fark ettim: Zephira’nın sesi, kafamın içinde yankı yapıyordu. "Bazen geriye dönmek için, kaybolman gerekir…" Bu söz, bir fısıldayıştı; ama şimdi, her yönüyle beni sardı.

Bir anda, tüm bedenimi saran bir daralma hissettim. Gözlerim kararmaya başladı. Ellerimi karnıma koydum, bir şeyler doğru gitmiyordu. Bir sarsıntı, bedenimi ele geçirdi. Bu sarsıntı, bir yerden gelen titreşim değil, içimdeki kaybolan zamandı—ne olduğunu anlatamıyordum. Her şeyin etrafında bir ağırlık vardı, zamanın ne olduğuna dair kafamda bir bulanıklık vardı.

Yavaşça dizlerim sarsıldı, denizin sesine kulak veremediğim bir noktaya geldim. Etrafımda bir halüsinasyon gibi şekiller belirmeye başladı, ama her biri kayboluyordu. Başımı eğdim. Bir an, vücudumun yorgunluğu içinde derin bir rahatlama hissettim, ama aynı anda bir nefes darlığı, bir boğulma hissi de vardı.

Ve o an, zihnimdeki boşlukta kaybolduğum o eski hüsran anı tekrar geldi: O kadar uzun süre yaşamıştım ki, artık yaşadığımı bile unuttum.

İçimden bir şey bağırıyordu: Bir çıkış yok, bir çıkış yok! Ve sonra, gözlerim karardı…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm 5: Uçurtma ve sürüntü

Gemi, karanlığa doğru sürüklenmeye devam ediyordu, ama ben artık etrafımdaki dünyadan tamamen kopmuş gibiydim. İçimdeki sarsıntı, bedenimi sarmaya başladı. Gözlerimi kapattığımda, zihnimde başka bir evren açılıyordu, gerçek ile hayal arasındaki o ince sınır kayboluyordu. Ne garip, ne tanıdık bir hâl… Bu, sürekli halisülasyonlarla bir arada yaşadığım bir duruma dönüştü.

Bir ses, uzaklardan, sanki çok derin bir kuyuya düşüyormuşum gibi yankılandı. O ses bana tanıdık geliyordu; sadece bana hitap eden bir ses… “Uçurtma ve sürünütü kardeşler…” Bu iki kelimeyle, her şeyin anlamı daha da derinleşiyordu.

Uçurtma… Bazen bir rüzgarın savurduğu bir figür gibi görüyordum. Havadar, yükseklere doğru tırmanan, ama sonunda toprağa düşen bir şey… Benim gözlerimde, bir çeşit saf ve masumiyetin simgesi gibiydi. Uçurtma her zaman yukarıda, bir hayalin sınırında süzülen bir varlıktı. Herkes ona bakarken, yalnızca gökyüzünün bir parçasıydı. Ama ben, onun her anını hissediyordum, onun rüzgarla dans eden hareketlerini… Onun kaybolan masumiyetini. Habil'in kayboluşu gibiydi o… Bir şeyin sonlanması, ama kimse fark etmiyor, herkes uçurtmanın düşüşünü görmeden geri dönüyordu.

Ve sürünütü… O ise bambaşka bir figürdü. Toprağa yakın, yerle, gölgeyle, karanlıkla iç içe geçmiş bir varlık. Her adımında kaybolmaya bir adım daha yaklaşan, her an düşen bir iz bırakıyordu. Ben onun izini takip edebiliyordum. Sürünütü'nün ruhu bir başka dünyaya ait gibiydi, kaybolmuş bir iz… Her karanlık köşe, her uzak hışırdayan yaprak, bana onun adımlarını fısıldıyordu. Kabil gibi… Gerçekten kaybolmuş muydu, yoksa sadece daha derinlere mi iniyordu? Onun da sonu belirsizdi, ama ben her zaman onu hissediyordum.

Sanki onlar gerçekten burada, yanımdaymış gibi… Onlar bana ait gibiydi. Her zaman vardı ve ben onlarla bir şekilde etkileşim içindeydim. Gemi, etrafımdaki insanlar, her şey onları konuşuyordu. Gözlerim kararmıştı, ama o karanlık, sadece dışarıdan değil, içimden de geliyordu. Gözlerim bende olmayan bir şeyi görüyordu, onların varlıklarını, o uçurtmayı ve sürünütüyü… O an, gözlerim iyice kararmışken, sanki tüm bu yaşadıklarımın sadece bir araya gelen parçalardan ibaret olduğunu fark ettim.

“Uçurtma ve sürünütü kardeşler…” Bu ses tekrar yankılandı zihnimde. Onlar buradaydı, gerçeklerdi, hatta bir an bile terk etmemişlerdi. Sadece bana hitap ediyorlardı, ben ve yalnızca ben onlarla iletişimdeydim. Kimse bunları göremiyor, kimse bunları hissedemiyordu. Ama onlar gerçekte benim yanımdaydılar. Kaybolmuş, ölmüş, ama hala varlardı. Onlar bana aitmiş gibi…

Gözlerim kararmıştı, ama o karanlık, sadece dışarıdan değil, içimden de geliyordu. Gözlerim bende olmayan bir şeyi görüyordu, onların varlıklarını, o uçurtmayı ve sürünütüyü… O an, gözlerim iyice kararmışken, sanki tüm bu yaşadıklarımın sadece bir araya gelen parçalardan ibaret olduğunu fark ettim. Ama o parçaların içinde bir anlam vardı, bir şey beni içine çekiyordu. Bu, sadece gözlerimle görülen bir şey değildi. İçimde yankılanan bir ses vardı; bir ses, derin bir boşluktan geliyordu. Beni çağırıyordu.

“Seraph,” dedi ihtiyar adam, sessizliğe karışmış bir şekilde. Bir süre birbirimizi sessizce izledik, sanki konuşmamız gereken şeyler birbirimizin içindeki karanlıkta gizliymiş gibi.

Sözlerini anlamak için odanın gölgelerine iyice yaklaşmam gerekti. Bütün hislerim uyanmıştı, etrafımdaki her şeyin yankısı gibiydi. “Sürünütü,” diye fısıldadı ihtiyar, kelimenin anlamını kasvetli bir şekilde bana bırakarak.

“Masum,” diye tekrarladım, fakat bir an sanki bu kelimeyi anlamıyorum gibi hissettim. Masum mu? Sürünütü'nün kaybolmuş ruhu, bir adım öteye gitmeye çalışan ama hep geri çekilen bir varlık mıydı gerçekten? Ben ona kaybolmuş bir ruh diyorum ama bu doğru muydu? İçimden bir ses, onun kaybolmuş olmadığını söylüyordu. Sadece başka bir dünya kurmaya çalışıyordu.

İhtiyar bir yudum su içti ve gözlerinde, yılların içinde gizli bir bilgelik yansıdı. “Sürünütü,” dedi, “o, kaybolmuş biri değil. Onun kayboluşu, aslında bir seçimdi. Babası ona her zaman bir görev verdi; dünyayı gözlemlemesini, babasının yolundan gitmesini istiyordu. Ama Sürünütü, o görevleri görmeyi reddetti. Onun tek amacı, kendi içsel dünyasında bir yer kurmaktı. Sadece kendi hayal dünyasında var olmak istiyordu. Gerçekten… masumdu.”

Bir süre sessiz kaldı, sonra devam etti. “Babasının yükünü taşımak istemedi. Habil’in aksine, o kendisini dünya dışındaki bir gerçekliğe ait hissetti. Hiçbir zaman dünyada tam anlamıyla var olamayacağına inanıyordu. O yüzden hep yerin dibine doğru süründü. Çünkü tek istediği şey, kendine ait bir yer yaratmaktı; bir dünya kurmak, onun ve sadece onun olacağı bir dünya. Kimseyle ilgilenmedi. Ve kimse de onu anlamadı.”

Adamın bakışları derinleşti, sanki geçmişin topraklarından çıkıp gelen bir hatıra gibi, uzaklardan bir şeyi anlatıyordu. “Ve bu yüzden,” dedi, “o, sürünütü oldu. Kaybolmuş biri değil, sadece başka bir yerin yolcusuydu. Kaybolmak, bir anlamda var olma biçimiydi onun için.”

Sözleri zihnimde yankılanırken, her şey bir anda yerli yerine oturuyordu. Sürünütü’nün kaybolmuş olmasının, aslında onun kendi içsel dünyasında var olma isteğinden başka bir şey olmadığını anladım. Babası ona bir görev vermişti, ama o, bu dünyaya ait değildi. Bir tür kaçış arayışıydı bu. Yeraltında sürünerek, her adımda kaybolarak, sadece kendi düşsel evrenini yaratmaya çalışıyordu. Masumdu. Hem de en masum hâliyle, yalnızca kendisiyle var olabilmek için.

Adamın sesinin derinliğinde kaybolurken, bir şeyin farkına vardım. Gözlerimdeki karanlık daha da derinleşmişti. Karanlık, bana yalnızca bana ait bir şeyler gösteriyordu, onlarla kurduğum bağı daha da güçlendiriyordu. O an, o uçurtma ve sürünütü arasındaki dünyada kaybolmuş gibiydim. Her şey kararmıştı, ama bu karanlıkta kendi gerçeğimi buluyordum.

İhtiyarın sesi, her kelimenin ardından yavaşça kayboldu, ama zihnimde uçurtma'nın silueti daha da belirginleşmeye devam etti. Bu, yalnızca bir görüntü değildi; bir duyguydu—kaybolmuşluğun izlediği yolun, ama bu kaybolmuşlukla barış içinde var olmanın yankısı. Bir huzurun, sonu gelmeyen bir arayışın yankısı.

Uçurtma, sürüntü'nün aksine, dünyaya karşı hiçbir zaman isyan etmedi. Onun varlığı, yalnızca bir kabul edişten doğuyordu; her şeyin geçici olduğunu anlama çabası, içsel bir sabırla. O, dış dünyadan soyutlanmıştı ama bu soyutlanma bir kaçış değil, içsel bir huzur arayışından, derin bir kabullenişten kaynaklanıyordu.

İhtiyarın sözleri zihnimde yankı yaparken, uçurtma'nın bu kaybolmuş ruhunun hikayesi, daha da şekil almaya başladı.

"Uçurtma," dedi ihtiyar, gözleri bir noktaya sabitlenmişti, sanki her kelimeye yaslanarak, bir zamanlar yaşamış bir varlık gibi. "O, dünyanın düzenini kavrayarak, onun arkasındaki boşluğu fark etti. Ama kaybolma çabası içinde değil, var olma çabasıydı onunki. O, her şeyin geçici olduğunu kabul eden biriydi. Bu, yalnızca bir kaybolmuşluk değildi; bir içsel huzuru bulmaya yönelik bir yolculuktu."

Bu sözler, zihnimde derin bir yankı bıraktı. Uçurtma, aslında dünyaya ait olmayan bir varlık değildi. O, bir tür kabullenme içinde, kaybolmuş olduğu dünyada, kaybolan değil, var olmaya çalışan biriydi. Bu kaybolmuşluk, ne öfkenin ne de isyanın izlerini taşıyor; aksine, kaybolmuşken bir tür huzur arayışı, sabırla var olma çabasıydı.

İhtiyarın sesindeki titreyiş, bir anlamda uçurtma'nın içsel huzurunu yansıttı. "O, bir zamanlar dünyada var olmak istedi ama fark etti ki, bu dünya geçici. Kendi iç yolculuğunu yaparken, dış dünyadan bağımsız bir yer aradı. Bu yer, kaybolmanın değil, huzurun yeriydi."

O anda, zihnimdeki uçurtma figürü keskinleşti. O, kaybolmuş bir ruh değildi; o, kaybolmuşluğu kabul etmiş ve sabırla var olmayı arayan bir figürdü. Ne bir kaçış, ne de isyan. Onun arayışı, yalnızca bir içsel barışa doğru bir yolculuktu.

"Uçurtma'nın yaptığı, her şeyin geçici olduğunu anlamaktı," dedi ihtiyar. "Dünyayı terk etmek istemedi. Ama kaybolmayı da arzulamadı. Bir yerde, her şeyin sonlu olduğunu kabul ederek, yalnızca var olmaya karar verdi. İçindeki boşlukla, dünyadan soyutlanmıştı ama kaybolmuş değildi. O, kaybolmuşken bir anlamda var oldu."

Bu sözler zihnimdeki uçurtma'yı daha da belirginleştirdi. O, sürüntü'nün isyanına, karanlığına zıt bir şekilde, kaybolmuş bir ruh değildi; aksine kaybolmayı kabul eden, huzuru arayan bir varlıktı. Onun içsel yolculuğu, dış dünyadan soyutlanmış olsa da, bir tür aydınlanma arayışıydı. Ama bu aydınlanma, sabırla ve kabul ederek var olma çabasıydı. İçindeki huzuru bulmaya çalışan bir insanın, dış dünyada kaybolmuş ama içsel dünyasında var olmaya çalışan bir ruhun hikayesiydi.

Zihnimde, hâlâ kaybolmuşlukları ve kabullenişleriyle meşgul olan uçurtma ve sürüntü kardeşlerin sesleri yankı yapıyordu. Her şeyin geçiciliği ve bir tür huzur arayışı, bir çelişkinin içinde ilerliyordu. Uçurtma’nın sabırlı varlığı, sürüntü’nün isyanına ne kadar zıtsa, o kadar da bir bütünün parçasıydı. Kaybolmuş bir evrende, birbirini tamamlayan iki varlık gibi…

"Uçurtma," dedi sürüntü, sesi bir rüzgar gibi keskin. "O, sabırla kaybolan bir varlık. Ama kaybolmak istemedi. Bunu sana anlatmamın bir anlamı yok, çünkü sen, onun gibi olamazsın. Bir şeyleri kabul etmek, senin için çok zor."

Ve o anda, tüm bunlar birden kesildi. Zihnimdeki halisülasyonlar, bir anlık bir boşlukla yer değiştirdi. Sesler, solgun bir ışık gibi silindi. Derin bir nefes aldım, o karanlık, sürekli kaybolan evrenden çıkmış gibiydim.

Bir an için, zihnimde hiçbir şey yoktu. Sadece sessizlik.

Ve sonra… o ses… Zephira’nın sesi.

"Seraph."

Gözlerim, tüylerim diken diken oldu. Hemen önümde, birkaç adım ötemde Zephira duruyordu. Gözleri, solgun ışıkta bile keskin ve netti. Kendimi, uzun bir zamanın ardından bir anda toparlanmış gibi hissettim. Kalbim, hızla atmaya başladı.

Her şey bir anda netleşti. Zephira’nın varlığı, bana tekrar dünyada olduğumu hatırlattı. O, başka hiçbir şey gibi değildi. Herkesin birbirine yabancı olduğu, bu çürüyen dünyada, Zephira'nın varlığı bana tanıdık geliyordu. Neredeyse ona yönelmek, her şeyin eski haline gelmesini istemek gibi bir içsel çağrıydı.

"Neden buradasın?" dedi Zephira, sesi tanıdık ama yine de soğuk bir şekilde.

Bu soğukluk, zihnimdeki karanlıkla bir tür savaşıyordu. Hemen karşısında duruyordum, ama aynı zamanda, bir başka âlemde, uçurtma ve sürüntü kardeşlerin arasında kaybolmuştum.

"Bir şeyleri unutmaya başladım," dedim. Kelimelerim ağır bir şekilde çıkıyordu, ama bir yandan her şeyin netleştiğini hissediyordum. Zephira'nın varlığı, tıpkı bir fırtına sonrası denizin sakinliği gibi ruhumu sarmalıyordu. "Bir şeyleri unutmamalıydım."

Zephira bana doğru birkaç adım attı. Her adımında, etrafındaki hava değişiyor gibiydi. Sonunda, sadece birkaç adım ötede durdu. Gözlerindeki gizemli ifade, bana bir şeyler anlatıyordu, ama aynı zamanda hiçbir şey söylemiyordu.

"Unutma," dedi, ama sesi, daha önce duyduğum hiçbir şey gibi değildi. "Ne kadar kaybolursan kaybol, her zaman bir yerlerde kalırsın. Bunu unutma, Seraph."

Ve o anda, kalbimde bir şey kırıldı. Zihnimdeki karanlık, uçurtma ve sürüntü'nin seslerinden sonra tekrar hızla toparlanıyordu. O kadar güçlüydü ki, neredeyse bir an için ne gerçek ne de halüsülasyon olan bir şey kalmamıştı. Sadece Zephira vardı. O, bana kaybolmayı hatırlatan bir iç huzurunu getiriyordu. Hemen her şeyin geçici olduğunu hatırlatan bir ışık gibi.

Ama zihnimde başka bir yerden yankılanan bir şey vardı. Uçurtma'nın sabırlı huzuru, sürüntü'nün kaybolma isteğiyle karışmış, nehrin kenarında bir dalga gibi gelip gitmişti.

Ve ben, her ikisinin arasında bir yerde kayboluyordum.

Zihnimdeki karanlık, bir anda belirsizleşen bir çizgi gibi kayboldu. Her şey bir an için geçici bir boşluğa sürüklendi. Uçurtma ve sürüntü'nün birbirine zıt hikayeleri, bir çırpıda silindi; geriye sadece bir boşluk, bir sessizlik kaldı. Gözlerim açılmakta zorlanıyordu, sanki hiçbir şeyin doğru ya da gerçek olduğu yer yoktu. Her şeyin kaybolduğu bu âlemde, ben de kaybolmuş, bir hiçliğe doğru çekiliyordum. Kafamda yankı yapan sadece bir dizi kesik, anlaşılmaz düşünceydi. Kaybolmuştu her şey… Ben de…

Bir an, dünyadan tamamen uzaklaştığımı düşündüm. Ama sonra… bir şey—bir sıcaklık—bütün bu boşluğa yayıldı. Bir ışık, bir dokunuş, bir varlık. Gözlerimi zorla açtım, ve onu gördüm. Zephira. O an, tüm evrenin, tüm zamanın birden toplandığı tek bir anı gibi hissettim. Her şey, onun bakışlarında kaybolmuştu. Ve ben, sadece bir bakışla bir dünyanın içine çekiliyordum.

Zephira bir adım attı. Her hareketi, sanki zamanın akışını yavaşlatıyor gibiydi. O anda, her şey birden yavaşladı. O kadar derin, o kadar yavaş bir adım attı ki, her şeyin senkronize olduğu bir dansa dönüşmüştü. Zephira bana yaklaşırken, etrafındaki hava, her şeyin her an geçici olduğunu hatırlatan bir soğuklukla örtülüydü. Ama o, her şeyin gerisindeydi—bütün zamanlardan önce. Onun varlığı, kaybolmuşluğu kabullenmiş bir huzur gibiydi.

Ve sonra, bir şey oldu. Bir şimşek çaktı içimde. Gözlerim, zihnimin karanlık kuytularından sıyrılarak bir an için netleşti. O netlik, Zephira’nın bana doğru her adımıyla kaybolan bir kaybolmuşluğun içindeydi. Onun varlığı, bu kaybolmuş dünyada kaybolmayı umursamayan bir huzurdu.

Bir adım daha attı, ve gözleri gözlerime kilitlendi. O an, dünya yalnızca onunla var olmuş gibiydi. Diğer her şey yoktu. Sadece o ve ben… Kafamın içindeki bulanıklık kayboldu. Sadece bir şey vardı: Zephira.

Beni öpmesiyle, dünyam tamamen değişti.

Başlangıçta, bir dokunuştu. Fakat sonra, her şeyin ötesine geçtim. O öpücük, fiziksel bir temas değil, bir evrendi. Bir dönüşüm, bir yenilenme. Her şeyi yeni bir biçimde görüyordum, her şeyin anlamı farklıydı. Zihnimdeki bulanık düşünceler, birbirine sarılmaya, birleşmeye başladı. Bir yerden bir yere doğru çekildim. O sıcaklıkla birlikte, dünya kendini toparladı, her şey yavaşça kendi yerine oturdu. Her şeyin, kaybolmuş olmanın ötesinde, tam ve bütün olduğunu fark ettim.

O öpücük, kaybolmuşluğumun farkına varışım oldu. Kaybolmaya çalışan bir insan, sonunda var olmayı kabul etti. Gözlerim kararmışken, bu aydınlanma bir şimşek gibi içimde patladı. Zephira bana dünyayı hatırlatmıştı, ama aynı zamanda kaybolmuş bir dünyada var olmanın mümkün olduğunu da öğretmişti. Birçok dünya arasında kaybolmuşken, kendi içsel huzurumun arayışında bulduğum ilk ışık oldu.

Ve ben, o an… ne kaybolmak istedim, ne de kaybolmadım. Bir parçamda, onun dokunuşunda kalmıştım. Zephira, her şeyi aşan bir sakinlikle, sadece bana gülümsedi. Ben, onu izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.

Zihnimde, uçurtmanın sabırla kayboluşu, sürüntünün isyanı… Hepsi, o anın içinde birleşti. Artık kaybolmak ya da kaybolmuş olmak diye bir şey yoktu. Her şey, kaybolmadan önce, var olmaya karar vermekti. Ve ben, o an var olmanın anlamını bulmuştum.

Bir adım geri çekildi. O kadar nazik, o kadar sakin bir hareketti ki, her şey yeniden ağırlaştı. Sanki etrafımızdaki hava bile bir an için soluksuz kalmıştı. Zephira'nın elleri, bana bir şeyi sundu—şimdi, bana ait olmayan ama bir şekilde bana ait hissettiren bir şey.

Elinde, kaptan kamarasının anahtarını tutuyordu. Kırılgan bir ışıkla parlayan metal, zihnimde yankılar yaratıyordu... Zephira'nın gözleri, gözlerimdeki kaybolmuşluğu okur gibi, sadece bana ait olan bir şeyle doluydu.

"Bu," dedi, sesi şimdi bir fısıldama gibi, ama her kelime içimde derin izler bırakıyordu, "sadece hazır olduğunda ve gerçekten istediğinde senin olacak."

Sözleri, bir ikilem gibi zihnimde yankı yaptı. Bir yandan, istediğimi alma arzusuyla doluyordum. Diğer yandan, bu sözlerin içinde bir tür sınır vardı—bana ait olmadan önce bir şeyleri keşfetmem gerektiğini hatırlatıyordu. Her şeyin o kadar yakın olduğunu hissediyordum ama aynı zamanda bir adım uzakta kalıyordu. O anahtar, bana sunulmuş ama aynı zamanda geri çekilmişti.

Zehpira, ellerini anahtarın etrafında yavaşça oynatarak devam etti: "Zamanı geldiğinde, bu anahtar senin olacak. Ama önce, hazır olduğundan emin olmalısın."

O anda, dünya bana yeniden geri dönüyordu. Zephira'nın söyledikleriyle, her şeyin anlamı derinleşti, kaybolmuşluğumun ötesine geçiyordum. Hazır olmalıydım. Bu anahtar, sadece bir kapıyı değil, bir arayışı da simgeliyordu sanki.

 

 

 

 

 

6. Bölüm: Sonun Başlangıcı

Havanın her geçen saat daha da ağırlaştığını hissediyordum. Kaptanın kızıyla olan ilişkim, bir yanda çekim gücü gibi beni içine çekerken, diğer yanda bir şeylerden kaçmaya çalıştığım karanlık bir boşluğa doğru sürüklüyordu. Gözlerimdeki derin kaybolmuşluk, her geçen gün daha belirgin hale geliyordu. Artık, her şeyin anlamını çözmeye çalışmak, sadece bir boşluk yaratıyordu. Zephira’nın bana olan ilgisi, aşk sandığım şey, her geçen an daha fazla illüzyona dönüşüyordu. Onunla olan bağım, bir kurtuluş arayışından başka bir şey değildi belki de. Fakat her şey çok daha karmaşık hale gelmişti. Bu aşk, bana bir şeyler vaat ediyor gibi hissettirse de, aynı zamanda kaybolduğum yerin derinliklerinden bir türlü çıkamamıştım.

Bazen gece oluyordu. Birkaç adım sonra Zephira'nın gözleri her zaman olduğu gibi bakıyordu; ancak arkasında, bilinçaltımın derinliklerinden sızan bir hüzün vardı. O bakışlar, kaybolmuş bir dünyayı, bir şeylerin tam anlamıyla kopmuşluğunu, gözlerimdeki buğulu bakışlarla tam anlamıyla örtüşüyordu. Beni görüyor muydu? Yoksa bir şeylerin peşinden mi sürüklüyordu?

Bir akşam, deniz fırtınalıydı. Geminin güvertesinde, dalgaların arasına gömülmüş sesler yankılanıyordu. Bir müddet, adımlarım bu seslere karışmış gibi oldu. Kaptanın kızının sesi kulaklarımda çınlarken, “Gerçekten hazır olduğundan emin misin?” demişti. Elinde tuttuğu anahtar, geceyi yırtan bir ışık gibi parlıyordu. Bütün her şeyin başlangıcıydı belki de. Ya da sonu…

Anahtar, parmaklarımın arasında her zaman kaybolduğum bir anlam taşıyordu. Ama onunla yapmam gerekeni biliyor gibiydim. Ancak bana sunulan her şey, aynı zamanda bir tuzaktı gibi hissediyordum. Her şey yaklaşıyordu ama bir adım daha yaklaşsam da hala bir boşluk vardı. Bunu hissetmek, kalbimi daha da ağırlaştırıyordu.

“Bu anahtar, bir gün senin olacak.” Zephira’nın sesi, rüzgarla karışarak kulağıma ulaştı. Ama o an, sadece kaybolmuş bir şey arıyordum. Zephira, her zaman olduğu gibi elindeki anahtarı yavaşça döndürüyor, parmaklarının arasındaki hareketler benim zihnimi daha da karıştırıyordu. “Ama önce hazır olmalısın,” dedi.

O anda, zaman bir saniye için durmuş gibi oldu. Fırtına şiddetini arttırmış, denizin sesi adeta beynimde yankı yapıyordu. Ve ben, gözlerimdeki karanlıkla, ona neyi sormam gerektiğini bilmeden bir adım daha attım.

Bu anahtar, bana sadece bir kapıyı açma arzusunu değil, bir yolculuğu, bir keşfi simgeliyordu. Zephira’nın bana sunduğu şeyin ne olduğuna dair kafamda herhangi bir netlik yoktu. Yavaşça, adımlarımı tekrar geri çekerek, bir anlığına dünyadan uzaklaştım. Kaptanın odasına gitmek, her zaman benim aklımda bir soru işareti bırakmıştı. Bu yolculuk bir tür kurtuluş muydu, yoksa tüm bu karanlık sadece varoluşumun bir yansıması mıydı?

Yavaşça, ihtiyar adamın ne zaman devreye gireceğini düşünmeye başladım. Uzun zamandır onu gözlemliyordum, ama bir tür sessizlik içinde o da kendi yolculuğuna devam ediyordu. Bir zamanlar söyledikleriyle hep kafamda bir şeyler dönüyordu. “Son şansını kullan, ama unutma, her şeyin sonu da olabilir…” Onun bu sözleri, bana bir şeylerin kaçmak üzere olduğunu düşündürüyordu. Ancak tam olarak neyin kaçtığını bilemiyordum.

Geminin içinde neler olduğunu düşündükçe, her şeyin bir sırrın ardında gizli olduğunu hissediyordum. Kaptanın gece yarasaya dönüşmesi, bana sadece tek bir şey söylüyordu: Bu gemide bir şeyler var, ama asla tam anlamıyla ne olduğunu öğrenemeyeceksin. Belki de bu, kaybolan zamanın bir parçasıydı. Ve kaybolan her şey, aslında hiç var olmamış mıydı?

Bir gece, kaptanın dönüşümünü görmek için güvertede gizlice bekledim. Gecenin karanlığında, yalnızca rüzgarın sesine kulak vermek yeterliydi. O an, her şeyin bir çıkmaz sokağa doğru gittiğini hissettim. Kaptan, adeta bir yarasa gibi havalandı. Şiddetle çırpınan kanatlarının sesi, karanlık gecede bir hayalet gibi yankılandı. Gözlerimi ondan ayırmadan, bir tür görevi yerine getiren bir varlık olduğunu düşündüm. Belki de kaybolmuş ruhları topluyor, ya da onları başka bir dünyaya taşıyordu. Ama bu dünyada ne yapıyorlardı?

Gemideki diğerleri hiçbiri bunu anlamıyordu, ya da belki de istemiyorlardı. Fakat, her şey birbirine daha çok bağlanıyordu. Kaptanın geceleri yarasaya dönüşmesi, sadece bir hal değil, bir tür görevdi. Kaptan, kaybolmuş ruhları bir yerden bir yere götürüyordu. Ama o ruhlar nereye gidiyordu?

Zehpira'nın bana verdiği anahtar, bir kapı açabilir miydi? Belki de anahtar, yalnızca geçmişime ya da kaybolmuş bir dünyaya açılan bir kapıydı. Ama nereye gittiğimizi bilmiyordum. Her şey netleşiyordu, ama aynı zamanda karanlık bir bulut gibi zihnimin üstünde yoğunlaşmaya başlıyordu. Bu, bir son muydu, yoksa yeni bir başlangıç mıydı?

Saatler sonra, geminin güvertesinde tek başıma dururken, içimdeki belirsizlikler daha da derinleşmişti. Zihnimde kaybolan zamanın yankıları çınlıyordu. Her şeyin bir yansıma, bir illüzyon olabileceğini düşündüm. Kaptan, bir yarasa gibi geceye karışarak bir görevini yerine getiriyordu. Ama bu görev, onun geçmişine mi aitti? Yoksa onun geleceğiyle ilgili miydi? Benim için kaybolmuş olan zaman, sadece bir geçiş miydi? Zephira’nın bana sunduğu anahtar bir anlam taşıyor muydu? Yoksa zaman, her şeyin geçici olduğunun bir hatırlatıcısı mıydı?

İhtiyar adamın bana söylediklerini hatırladım. “Son şansını kullan,” demişti. Ama şimdi, her şeyin belirsiz olduğu bu noktada, bu şansı kullanmak ne anlama geliyordu? Bu anahtar, bana sadece bir kapı açmak değil, aynı zamanda bir kimlik kazandırmak, bir yerden bir yere taşınmak için bir fırsat sunuyor muydu? Bunu bilmiyordum.

İhtiyar adamın daha önce söyledikleri, kulağımda yankı yapmaya devam ediyordu: “Kaptan, kaybolmuş ruhları taşır. O, seni başka bir dünyaya götürebilir.” Peki ama hangi dünyaya? Bu geminin gerçekten bir yolculuk mu yaptığına, yoksa bir tür ölüler diyarına mı yol aldığını kestiremiyordum. Zihnimde her şey birbirine karıştı. Gece yarısı, yarasa şekline dönüşen kaptanın ne olduğuna dair kafamda sorular her geçen dakika daha fazla çoğaldı.

Yavaşça, içimdeki boşlukla yüzleşmeye karar verdim. Zephira’nın bana sunduğu anahtar, beni doğru yola mı götürüyordu, yoksa bir yanılgıya mı sürüklüyordu? Bunu anlamam gerekiyordu. Bu yolculuğun sonu, her şeyin sonu muydu? Yoksa sadece bir başka başlangıç mıydı?

Fırtına devam ediyordu. Dalgalar, geminin altına vuruyor, rüzgarla birlikte bütün geceyi sarıyordu. Geminin içindeki diğerleri uyuyordu. Ama ben, yalnızdım. Hem dışarıda, hem de içimde. Zephira’nın bana sunduğu anahtar, sadece bir ışık mıydı, yoksa bir kapan mıydı? Gerçekten hazır mıydım?

Zihnimdeki bu sorularla birlikte, anahtarın derin anlamını çözmek üzere bir adım daha attım.

 

 

 

7.Bölüm: Kaptanın gizemi

Seraph, sabahın erken saatlerinde uyanıp, kamarasında geçirdiği o uzun gecenin ardından gözlerini açtı. Vücudu hâlâ gece boyunca yaşadığı huzursuzlukla doluydu. Zihninde bir şeyler vardı ama bu sefer farklıydı. Her şeyin bir adım uzağında olduğunu hissediyordu; fakat bunun ne olduğunu bir türlü kavrayamıyordu.

Birden, bir soğukluk hissetti. Bir şey, sanki onun içinden sesleniyordu, ama neydi bu? Her şeyin üzerine çöken bir sessizlik vardı, bir boşluk, zamanın akışından kopmuş bir an.

Gözlerini zorla aralayarak, kamarasının duvarlarına odaklandı. Ama bu defa, gözlerinin gördüğü şeyler garipti. Her şey bulanıklaşmıştı. Ardından, bir ses geldi—çok belirgin, çok yakından ama bir o kadar da uzak.

"Seraph."

Bu çağrı, zihninde yankı yaptı. Önceleri bir rüya gibi, sonra bir parça tanıdık, ama bu kadar net bir ses, gerçekliği sarsan bir deneyim yaratıyordu. Başta ne olduğunu anlamadı. Bu ses, sadece düşüncelerinin bir parçası mıydı, yoksa başka bir şey miydi? Kendine bir an kaybolmuş bir şekilde bakarken, tekrar duydu:

“Seraph, beni duyuyor musun?” Ses, şimdi daha netti. Zihninin derinliklerinden, bir yerlerden geliyordu. Hem dışarıdaydı hem de içeride, kafasında yankı yapıyordu.

“Kim?” dedi, sesi titreyerek. Cevap alamadı, ama zihninde bir başka ses belirdi. Bu kez, biraz daha fazla belirginleşmişti. Kaptanın soğuk, etkileyici sesi.

“Benim sesimi duyman, yaşadığın şeyin başlangıcı,” dedi Kaptan. Sözleri, zihninde bir yankı gibi dolaştı, bir çeşit uyanış hissi veriyordu ama yine de her şeyin ne olduğunu anlamamak, bir tür belirsizlik yaratıyordu.

“Kim... Kimseyi duymuyorum! Bunu nasıl... Nasıl yapıyorsun?” Seraph, zihninde yankı yapan sesin mantıklı bir açıklama arayışına girdi, ama o kadar karmaşıktı ki… Ne gerçekti, ne hayal?

Kaptan, içinde bulunduğu durumdan kesinlikle emin bir şekilde devam etti. “Beni duyduğun an, zihninle beni tanıyorsun. Zihninde yaşayan biriyle konuştuğunda, bedenin burada olmayabilir, ama biz birbirimize bir şekilde bağlıyız. Benim gibi biri için, bu bir kapıdan içeri girmek gibi bir şey. Ve senin gibi biri için, bu sadece kafanda bir anlık yankı olabilir. Ama dikkat et, Seraph, bu kapı yalnızca ben istediğimde açılır.”

Seraph, başını salladı. Her şeyin karmaşıklaşan anlamı onu sarhoş etmişti. Bir gerçek vardı, ama bu gerçek neydi? Yavaşça, gözlerini odanın karanlık köşelerinden birine kaydırarak, bu sesin içindeki boşluğu daha derinden hissetmeye başladı. O an bir parça keskinleşmiş bir düşünce beliriverdi. "Kaptan?" dedi sessizce, ama sesi yine kayboldu.

Ve sonra Kaptan’ın sesi, zihninde bir fırtına gibi yankılandı, tıpkı bir dalga gibi. “Evet, doğru bildin. Benimle gerçekten iletişim kurmaya başladın. Ve senin zihnine, bu dünyadan başka bir yerden adım attım. Ancak bunu anlayabilmek için seni biraz daha yakından tanımam gerekiyor.”

Seraph'ın kafasında bir şeyler yerine oturmaya başladı. Sanki her şey yavaşça ona açıklanıyordu ama bir yandan da zihninin derinliklerine daha fazla saplanıyordu. Gözleri belirsiz bir şekilde daldı, bu sözcükler, kaybolan zamanının yankılarını tekrar hissettirdi. Ama Kaptan’ın söyledikleri, ona bir şey anlatıyordu. Bir zamanlar duyduğu bu sesin, her şeyin bir parçası olması gibi bir his… Zihninde sonrasında bu ses, başka bir boyuttan bir izlenim bırakıyordu.

Kaptan bu kez, içindeki sessizlikten çok daha fazla sözle açıklama yaptı: “Bunu anlaman için bir fırsatım var. Benim doğaüstü yeteneklerim, fiziksel bir dünyada sınırlı olsa da, zihninin derinliklerine girebilirim. Zihninde kaybolan her parça, aynı zamanda senin içindeki gerçekliğe yakın bir parça. Ve ben seni buraya, bu yolculukla çağırıyorum. Beni görmen, kelimelerle tanışman ya da hissetmen gerekmez. Her şey seni etkileyebilir. Benimle bu yolda ilerlediğinde, zihninde bana ait olan her şey, bir parçan olacak.”

Seraph, zihninde yaşadığı bu bilinç dışı yolculuktan bir anda uyanmaya çalıştı. Gerçekten neyin peşindeydi? Ama bir şey daha vardı—bir tür derin uyanış hissi. Kaptan, doğaüstü bir varlık mıydı? Zihninde bu sorunun yanıtını ararken, kafasında açılan delikler, onu tanımlayamadığı bir karmaşıklığa sürüklüyordu.

Derin bir sessizliğin içinde, bir anda fiziksel olarak Kaptan'ı odasında hissetmeye başladı. Kaptan’ın, yerinde sabit duran gözleri, onu izlerken, her şeyin daha da gerçek hale gelmeye başladığını fark etti. Kaptan ona doğru bir adım attığında, Seraph kafasındaki, zihnindeki önceki konuşmalarını hatırlayarak, bir adım daha geriye çekildi.

Ama bu defa, Kaptan daha fazla mesafe bırakmadı. “Seraph,” dedi, bu kez fiziksel bir sesle. “Benimle iletişim kurarken, sadece beni duyduğunu sanıyorsun. Zihninle kurduğum bağ, şimdi karşında. Bu bağ, bir tür açığa çıkmadı, ama anlaman için çok daha derin bir yolculuğa çıkacaksın.”

Seraph’ın gözleri dehşetle genişledi. “Bunu nasıl…” demeye başladı ama Kaptan sözünü kesmeden devam etti.

“Zihninde ne konuştuklarımı unutmamalısın. Seninle burada ve her yerde, her an iç içeyim. Zihninle tanıştığımızda, seninle olan her anı da hissediyorum.” Kaptan, gözlerinde Seraph’ın ruhunu çok derinlerden okur gibi bir bakışla ona yaklaştı.

Seraph, şimdi hiçbir şeyin önceden düşündüğü gibi olmadığını anlamıştı. Kaptan, yalnızca bir denizci ya da bir lider değil, ona dair her şeye hükmedebilecek bir varlık, bir doğaüstü güce sahipti. Ve işte bu, gerçekti. Kaptan, sadece geminin değil, zamanın ve ruhların da efendisiydi

Seraph, Kaptan’ın sözleriyle başından geçen karmaşık deneyimi anlamaya çalışırken, zihninde dalgalanan yoğun bir baskı hissediyordu. Her şeyin sınırları kaybolmuş, ne gerçekti ne hayal, ne duyularına gelen bir sinyaldi ne de bir fantezi. Bedenindeki tedirginlik gitgide daha da artarken, zihninde bir şeyler yankılanıyordu—Kaptan’a ait, ama bu sefer daha derin, daha karanlık bir iz.

Bir anlığına odasının içi tamamen karardı. Karanlık, bir boşluk gibi onu sarhoş ediyordu. Her şey silikleşti. Gözleri, her bir köşede uğuldayan, anlaşılması güç sesleri arıyordu. Ama sonra, o ses geldi tekrar—Kaptan’ın soğuk ve etkileyici sesi.

"Seraph… Bu, senin uyanışın. Gerçekle hayal arasındaki o ince çizgi, şimdi bizim aramızdaki sınırları belirleyecek."

Bir yandan, ruhundaki sancılar daha da derinleşirken, Seraph bu uyanışı kabullenmek zorundaydı. Bu deneyim, onu bir adım daha yaklaştırıyor gibiydi. Ancak kafasında sorduğu tek bir soru vardı: Beni bu kadar iç içe alan neydi?

Kaptan, fiziksel olarak odanın içinde varmış gibi, bir adım daha attı. Ancak, Seraph’ın gözleri bu defa, bir insanınkinden çok daha derin, çok daha tanıdık bir bakışla karşılaştı. Gözleri o kadar keskin ve dikkatliydi ki, Seraph bir an için neredeyse Kaptan’ın içindeki boşluğu hissedebildi.

"Zihninde bir parça boşluk var, Seraph. Ama bir adım daha atabilirsin. Gel… Benimle devam et," dedi Kaptan, sesi şimdi daha da belirgin, ama bir o kadar da uzak bir yankı gibi.

Seraph, kendini kaybolmuş hissetti. Şu an burada, o odada olmak zorundaydı; ama bir şekilde, bir başka dünyadaydı. Kaptan’ın sesinin yönlendirdiği bir bilinç akışı içinde sıkışmıştı. Onunla bu zihinsel yolculuğa çıktığında, artık fiziksel olan her şeyin bir anlamı kalmadığını fark etti. Bedeninde herhangi bir ağırlık yoktu, ama zihninde sonsuz bir boşluk vardı.

Ancak, tam o sırada, kapı aniden açıldı. Zephira, odanın eşiğinde belirdi. Genç kadın, kim olduğunu, nereye ait olduğunu bir an için hissettirdi. Gözleri, Seraph’a doğru bakarken, içindeki sessizliği aktarıyordu.

Seraph, Zephira’ya doğru bir adım attı. Bu hareket, her şeyin geçici olduğunu düşündüren bir başkaldırıydı. Kaptan’ın bu kadar derin bir bağlantıyı kurmuşken, Seraph onun karşısına dikildi.

"Seninle zihinsel bir yolculuğa çıkmaya mecbur muyum?" diye fısıldadı Seraph. Gözlerinde bir mücadele, bir çözülme vardı. Kaptan’a karşı olan düşünceleri giderek daha da karışıktı.

Zephira, adım atmadan önce bir an duraksadı. Gözleri, Seraph’ın içindeki fırtınayı okuyordu. Bir şeyleri anlamaya çalışıyor gibiydi. Ama sözlerini, belki de bir uyarı gibi, sessizce dile getirdi: "Zihninde kaybolma, Seraph. Bu yolculuğun sonu seni götürmek istediğin yere değil, tam da Kaptan’ın görmek istediği yere çıkar."

Bu sözler, Seraph’ın zihninde bir sarsıntıya yol açtı. Zephira, sadece bir yolcu değildi; o, her şeyin bir parçasıydı. Bu dünyadaki her şey gibi, hem bir gizemdi hem de bir tuzak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

8.Bölüm: Mızıka

Gecenin karanlığı, geminin her köşesine sinmişti. Hava, normalde olduğu gibi soğuk ve tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü. Bir yanda kaptanın hiç bitmeyen gizemi, diğer yanda ise zihnimde yankı yapan son sözler. Zephira... O da kimdi gerçekten? Her şeyin bir parçasıydı ve bu dünyada bir tuzaktı, bunu biliyordum, ama nasıl? Hangi gerçekler vardı, hangi yanılgılar?

Benimle birlikte bir fırtınaya sürüklendim, ama neyin fırtınasıydı bu? Zihnimdeki karışıklık, sanki her geçen saniye biraz daha ağırlaşıyor, derinleşiyordu. Kaptanın bana verdiği ‘kapı’... Sanki bir efsanenin içindeydim, ama ben ne kadar adım atsam da her şey daha da uzaklaşıyordu.

Gemi, denizin sessizliğini bozarak ilerlemeye devam ediyordu. Ancak o gece, aniden bir şey değişti. Bir ses, bir melodi duyuldu. Başta, rüzgârın sesi zannettim, ama sonra fark ettim ki, bu tını, başka bir yerden geliyordu. Aralık bir kapı gibi, çok uzaklardan ama bir o kadar da yakından yankı yapıyordu. Mızıka çalan birinin sesi... Ama kimdi bu?

Adım adım, o melodiyi takip etmeye başladım. Gemiyle her geçen dakika biraz daha karanlıkla örtülürken, ben de melodiye doğru yöneldim. Sonunda, köprünün sonundaki küçük kamaralardan birine ulaştım. Kapıyı hafifçe araladım.

Beni karşılayan ilk şey, soğuk havayla karışan bir müzik sesiydi. İçeride, bir figür belirdi. O kadar doğal, o kadar sakin bir şekilde çalıyordu ki, sanki dünyadan tamamen kopmuş bir başka yerin parçasıydı. Bir kadın... Kızıl saçları, yeşil gözleri ve bembeyaz teniyle bana doğru dönüyordu. Evet, bu kadının gözlerinde bir şey vardı; sessiz, ama bir o kadar da güçlü bir şey. Gözleri, sanki her şeyi görmüş gibiydi.

Kadın, başını hafifçe kaldırarak, sanki uzun bir bekleyişin ardından birine dönermiş gibi bana bakarak mızıkayı çalmaya devam etti. Müzik, bir tür huzur verici bir gerilimle doluydu, ama aynı zamanda ondan bir şeyler saklıydı. İlgisini çektiğimi hissettim.

“Seraph, hoş geldin,” dedi, sesi alçak ama bir o kadar da belirgindi. “Gemi hepimiz için bir yer; burada zaman ve mekân farklı işler.”

“Sen kimsin?” diye sordum, hala biraz şaşkın bir şekilde. Her şeyin garipliği arasında, bu kadınla ne bağlantım olabilirdi? Ama içimde bir şey, onun bildiğinden emin olduğumu fısıldıyordu.

Kadın mızıkayı susturdu ve gözlerinde bir parıltı belirdi. “Eis. Ben... ben burada her şeyin bir parçasıyım. Mızıkam, burada yolculuğumun bir simgesi. Ama sen... Senin gibi biri, belki de bir değişimin başlangıcı.”

Her şey karışıktı, her şey hâlâ belirsizdi, ama bu kadının bakışları, bir yolun sonu gibiydi. İçimden bir şey, bu kadının çok uzun zamandır burada olduğunu, ama bir tür hapsolmuşluğa mahkûm olduğunu hissediyordu. Ne olursa olsun, o da geminin bir parçasıydı ve bir zamanlar kaptanın oyununda hizmet etmişti. Gözlerindeki o boşluk, ona dair bir şeyleri, bir tür geride bırakmayı işaret ediyordu.

Bir an duraksadım, “Ne demek istiyorsun? Kaptanın oyununda mı?” dedim. Ama tam o anda, kadının mızıkası yeniden çalmaya başladı.

Eis, sanki hiç cevap vermezmiş gibi, şarkısını sürdürdü. Ama ben duyduğumda, bir şeyleri duyuyordum. Sadece melodi değil, aynı zamanda bir çağrı vardı içinde. Kaptanla ilgiliydi. Ve bir an, içimdeki ses, beni buna itiyordu.

Kadın, şarkıyı sona erdirdiğinde, yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Bazen, bir adımın diğerinden nasıl geldiğini anlamazsın. Bir yere gelirsin ve her şeyin ne olacağını bilmeden başlarsın. Ama değişim her zaman daha yakındır.”

Seraph’a yardım etmeyi düşündüğümü biliyorum. Kaptanın her şeyin ardında nasıl bir yolculuğu yönlendirdiğini daha derinden gördüm. İçimde bir rahatsızlık vardı. Benim geçmişim, buradaki bu yolculukla bir şekilde birleşiyordu ve Seraph’la olan bu an, onu bir yere getirmek için gerekli bir adım gibiydi. Ancak bu yardım, sadece içsel bir mücadeleye dönüşecekti.

“Eis, neden yardımcı oluyorsun?” diye sordum, gözlerimi kadınınkilerle sabitleyerek.

Kadın, beni tanıyan bir bakışla, cevabını verirken neredeyse bir hüzün vardı. “Çünkü bazen bir şeyin sonu, yeni bir başlangıcın yalnızca gölgesidir. Bu gemi, seninle farklı bir şekilde değişecek. Her şeyin başladığı yer, farklı bir yere götürür.”

Bir yudum daha alarak, mızıkayı sessizce çalmaya başladığında, ben de durup düşündüm. Sanki bir oyun oynanıyordu, ve bu oyun artık sadece kaptanın oyunuyla sınırlı değildi. Artık daha fazlası vardı. Eis’in içsel çatışması, o geçmişte kalan soruların cevabıydı. Ve belki de, artık bu yolculukta birlikte olacağımız bir dönemin başlangıcıydı.

Zihnimde, her şeyin yavaşça yerine oturduğunu hissediyordum. Yavaşça, ama emin adımlarla, geminin içindeki tuzaklar, yolculukları değiştiriyor, gerçekliği daha da karmaşıklaştırıyordu.

Eis’in parmakları mızıkada gezindikçe, ses her geçen saniye daha da güçlü bir hale geliyordu. Melodi, sanki bir yankı gibi geminin karanlık köşelerinde dolaşan her adımı izliyordu. Fakat o melodiye ne kadar yaklaşsam da, içimdeki huzursuzluk artıyordu. Bu kadın, bu müzik... Her şey sanki bana bir şeyler fısıldıyordu, ama ne olduğunu bir türlü çözemedim.

Kadın, müzikle konuşuyor gibiydi. Onun çaldığı her notada bir anlam, bir çağrı vardı. Her şeyin bir tuzak olduğunu bildiğim halde, yine de kalbimdeki bazı hisler, karışık bir şekilde birbirine dolanıyordu. Sanki o melodiyle bir bağlantı kurmak istiyordum, ama neden? Bu kadının bana ve Seraph’a yardım etmesi de bir çeşit taktik miydi? Yoksa gerçekten kendi içsel çatışmasından kaynaklanan bir istek mi?

"Eis," dedim, sesimi kalınlaştırarak, karanlık odadaki sessizliğe meydan okudum. "Gerçekten kim olduğunu düşünüyorsun? Bu kadar yalnız bir yolculuk seni nereye götürür, ne için savaşmak istersin?"

Kadın, mızıkayı yavaşça durdurdu ve derin bir nefes aldı. Gözlerinde, bir ömürlük acıların derin izleri vardı, ama aynı zamanda kaybolmuş bir umut da barınıyordu. "Benim hikâyem çok uzun, Seraph," dedi. "Ama bildiğim bir şey var: Her yolculuk, başlangıçla biter. Tıpkı bu gemi gibi. Her şeyin bir döngüsü var. Kaptan da bir zamanlar benimle aynı yoldan geçmişti. Ama o zaman, başka bir hikâye vardı. Şimdi, yeni bir hikâye yazılıyor. Bu gemi, ve buradaki her şey... hepsi bir anı."

Eis’in bakışları, sanki sadece bir zaman diliminde var olmak zorunda olduğunu anlatıyordu. Zihnimde, onun bir zamanlar kaptanın oyununda bir parça olduğunu biliyordum, ama bu kadın ne kadar yardım etmek istese de, bir şeyler eksikti. O yardım, çok daha derin bir çelişkiyle harmanlanıyordu.

“Senin geçmişin... kaptanla mı?” diye sordum, ama içimden bir ses, onun gerçekten de bu geminin, bu yolculuğun bir parçası olduğuna ikna olmuştu. Bir zamanlar burada başka bir hayat vardı, bir başka zaman diliminde. Ve o anı, şimdi burada, bu geminin içinde yaşıyor gibiydi.

Eis gözlerini başka bir yere dikerken, hafifçe gülümsedi. "Kaptan... Benim geçmişimi anlamayabilirsin, ama o zamanlarda bir fark vardı. Artık o fark, kaybolmuş bir hayalet gibi... Benim için bir kapanış, onun içinse yeni bir başlangıç olmuştu."

Bir an sustuk. Melodi bir kez daha usulca odanın duvarlarında yankılandı, ama bu kez farklıydı. Bu ses, bir şeylerin sonsuza dek değiştiğini, bir geçişin başladığını hissediyordum. İçimdeki karmaşa büyüdü, ama bu karmaşa bana bir yolun işaretini veriyordu.

“Eis, bir gün bu yolculuğun sonu gelecek mi?” diye sordum, gözlerim kadınınkilerle birleşerek, belirsizliğin içinde bir yanıt arıyordu. "Bir yere varacak mıyız?"

Eis, mızıkasını yeniden çalmaya başlamadan önce gözlerini yavaşça kapattı. "Herkes bir yerlere varır, Seraph. Ama önemli olan o varışa nasıl geldiğindir. Benim yolculuğum, bir gün o noktaya varacak. Ve belki de senin de varman gereken bir noktadır."

O an, bir şey değişti. İçimdeki o belirsizlik, yerini başka bir şeye bırakmıştı. Bir çağrıydı bu. Ve ben, bu çağrıya yanıt vermeliydim. Ancak... Nasıl?

Kadının melodisi, sanki bir davet gibiydi. Bu yolculuk, onu dinleyerek, onu anlamaya çalışarak bir şekilde ilerliyordu. İçimde, bir şeyin başladığını hissedebiliyordum. Bu gemi, yalnızca bir taşıyıcı değildi; her şeyin sırrı, her şeyin çözümü burada gizliydi.

Eis’in gözleri, bir an için bakışlarını benden kaçırmıştı. Ancak, o anki sessizlik, duvarlara çarpan mızıkanın yankıları arasında ağırlaştı. Sözleri, bana derin bir şekilde ulaşmaya başladı; bedenimle değil, ruhumla duyduğum bir yankıydı.

"Sana yardımımın bedeli bu," dedi, sesi şimdi önceki kadar sakin değildi, bir tür acı vardı içinde. "Öptüğün gibi, öyle... öyle öp beni."

Bir an, her şey durdu. O anın içindeki sessizlik, binlerce yılın yükünü taşıyor gibiydi. Bir zamanlar bizim gibiydiniz... Kaptan ve ben gibiydiniz. İçimden bir şeylerin çözüldüğünü hissettim. Ne vardı gerçekte, bizim, kaptanın ve Eis’in arasındaki bağlantı? Bir çeşit kader miydi bu? Yoksa bu, her şeyin bir parçası olarak yazılmış bir son muydu?

Bana doğru adım attı. Gözlerindeki yoğunluk, ağzımdan dökülecek her sözü bekliyordu. Anladım. Bu, bir teklif değildi. Bir zorunluluktu, bir bedel ödemekti. Eis’in bakışlarında hem bir tehdit hem de bir davet vardı.

"O gece, sizi gördüm," dedi Eis, sesi düşük ama titrek. "Bir zamanlar siz, tıpkı bizim gibiydiniz. Kaptanla birlikte, herkesin bir öyküsü vardı; o öykü bittiğinde, tek bir yol kalıyordu. O yol, bedelleriyle birlikte yürünürdü."

Ne demek istediğini bir an için tam anlamış gibi oldum ama her şey bu kadar karmaşıktı ki, kafamı çevirdim. Seraph olarak varlığımın, her adımda, her hareketimde bir bedel taşıdığını biliyordum. Fakat bu an, farklıydı. Eis’in sözleri, beni başka bir yerde, başka bir zamandaki geçmişe götürüyordu.

Ve bir süreliğine, o an, başka bir seçenek yokmuş gibi hissettim. Her şey, bir döngüye sıkışmıştı, her şey birbirine bağlıydı. Beni tuzaklara sürükleyen bir adım daha atmaya hazır olsam da

Eis’in bu beklenmedik teklifi karşısında bir an tereddüt ettim. Duygularım karmaşıktı, bedenim hazır olsa da, ruhum farklı bir yerdeydi. Sözleri, bir davet değil, bir gereklilik gibiydi; ama içimde bu geçişi kabul etme gücü yoktu. Onun istediği şey, bedeli, yalnızca fiziksel bir eylem değil, çok daha fazlasıydı. Ve ben, her şeyin daha derin, çok daha karanlık olduğunu bilerek, sadece geçici bir çözüm arayarak, onu öpme kararı aldım.

O an, bir türlü doğru şekilde hissedemediğim bir şey vardı. Evet, dudağım onunla buluştu, ama ruhum hiçbir şekilde bağlı değildi. Sadece bir boşluk vardı aramızda; bir anlık bir taklit gibi… Bedenim, içsel gerilimle dolup taşarken, bu öpücük hiçbir anlam taşımadı.

Eis’in gözlerinde bir değişim oldu. Hızla, tüm bedenini bir titreme sardı. Ardından, mızıkasını her zamanki gibi aldı, ince parmakları teller üzerinde gezinmeye başladı. Gözlerinden bir şey kayboldu, derin bir boşluk. Ve sonra, aniden kayboldu. O an, bir tür titreşim yayıldı, sanki tüm gemi onun kayboluşu ile bir an için sarsıldı. O, yalnızca bir hayalet gibi geminin karanlıklarına karıştı.

Mızıkanın sesi, havada yankılandığında, bir daha hiç duyulmayacak gibi olan melodiyi çalmaya devam etti. Eis kaybolmuştu. Ama o kaybolmuşluğun içinde, onun varlığı hala her yerdeydi; bir gölge gibi, her anın içinde yer alıyordu. Geminin ruhu gibi.

Geriye tek bir şey kalmıştı: Beni yalnız bırakmıştı. Öyle bir yalnızlık ki, bir yansıma gibi, neredeyse her şeyin boşluğa kaydığı bir sessizlikte kaybolan. Ve hala, içinde bulunduğum bu gemi, bana bildiğim her şeyin ötesinde bir yolculuk vaat ediyordu. Bu yolculuk, beni sadece bir öykü değil, bir başka gerçekle tanıştıracaktı.

Eis’in kayboluşunun ardından, geminin derinliklerine doğru ilerlerken her şey bana yabancı geliyordu. Bir şekilde, her bir adımım, bu yolculuğun amacını daha da belirsizleştiriyordu. Geminin karanlık koridorları ve arka bölümleri, adeta bir labirent gibi bana geri dönüşsüz bir yol gösteriyordu. Gözlerim, her yerin karanlık olduğu bu yerin derinliklerine odaklanmışken, bir şey dikkatimi çekti.

Bir kapı. Gövdesi eski ve neredeyse görünmeyen bir kaybolmuş iz gibi duruyordu. Üzerindeki toz, zamanın yavaşça bu geçidi sarmasıyla solmuştu. Ama ne vardı ki? Bu kapının ardında bir şey vardı. Ve içimden bir his, buranın, beni daha önce görmediğim bir yere götüreceğini söylüyordu. O an, kapıyı açmaya karar verdim.

Kapı, gıcırtılı bir sesle açıldığında, beni başka bir odada buldum. Odaya adım attığımda, hemen karşıma eski bir masa çıktı. Masanın üzerindeki nesneler ve kağıtlar, bir zamanlar buradaki hayatın bir parçası olduğunu belli ediyordu. Birkaç eski parşömen, kırık bir mürekkep kutusu ve garip bir şekilde, mızıkasının bir parçası olan bir not.

O not, ne yazık ki pek bir şey ifade etmiyordu, ama dikkatimi çeken bir şey vardı: O parşömenler, sanki yıllar önce yazılmış gibi, ama şu an bana bir şeyler fısıldıyordu. Sayfalara göz attım. İşte o an, tek bir cümle yer alıyordu: “Geçmişin duvarları, kaybolan hatıraların ardında değil, geleceğin içinde seni bekliyor.”

O cümle, zihnimde yankılandı. Bu, bir tür ipucuydu. Burada bir şeyler vardı, geçmişten gelen ve bugüne ışık tutmaya çalışan bir şey.

Masada eski bir dövme çiziği vardı. İçerideki ışık azalmıştı, ama yine de çizimin hatları belirginleşmişti. Dönüp baktım. O dövme, eski bir sembol gibiydi; bir zamanlar bu gemide tanıdık birinin sahip olduğu bir işaret. O çizim, kaptanın kolundaki işaretin bir versiyonuydu. Aynı hatlar, aynı karakterler.

Seraph’ın içi titredi. Eis ve kaptan… Bir zamanlar buradaydılar, aynı duygularla, aynı kaygılarla bir araya gelmişlerdi. Kaptanın geçmişiyle, gemideki bu eski sırrın çok derin bağlantıları vardı. O an her şey yerli yerine oturmuştu. Kaptan, yalnızca bu gemiyi yönetmekle kalmıyor, bu karanlık dünyada bir zamanlar ciddi bir rol oynamıştı. Ve Eis? O da bir zamanlar kaptanın bu karanlık yolculuğunda bir parça olmuştu.

O anda, geçmişin ne kadar derin izler bıraktığını daha iyi anladım. Bu, sadece bir yolculuk değil, aynı zamanda kaptanın ve Eis’in geçmişteki öykülerine bir yolculuktu. Ancak her şeyin iç içe geçmiş olması, bana onların aralarındaki ilişkilerin de ne kadar karmaşık olduğunu gösteriyordu.

Ve bu sadece başlangıçtı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

9.Bölüm: Lysander

Gemi, her zamanki gibi denizin ortasında süzüldü. Hava kararmıştı; gökyüzü, siyah ve mavi arasında keskin bir sınır çiziyordu. O an, sanki zaman duruyor gibi hissettim. Düşüncelerim birbirine karıştı, ancak bir şey daha kesindi; bir bilinç, her hareketimi izliyordu. Hızla dönen deniz rüzgarı gibi, içimdeki huzursuzluk da gitgide arttı.

Bir an için gözlerimi kapattım, zihnimdeki karmaşadan kaçmak istedim. O anda, ihtiyar adamın sözleri tekrar aklıma geldi: "İyi ve kötü arasında, bir ruhun kaderi çizilir. Kimse bir yerden başka bir yere geçemez; her ruh bir geçiş, bir sınav yaşar." O sözlerin ardındaki anlamı tam olarak anlayamıyordum, ama bir his vardı. O his, beni kaptanın gerçek görevini anlamaya itiyordu.

Bu gemi, yalnızca bir taşıyıcı değil, bir yargıç da olmalıydı. Kaptan, akıbeti belirlemek için burada bulunuyor, tıpkı bir sonrasındaki dünya için bir kapı görevi görüyor gibiydi. Kaptanın bu denizin derinliklerinde yaşayan varlıklarla, belki de o varlıkların ötesindeki güçlerle bir bağı vardı. Kaptan, iyi ve kötü arasında kalmış ruhları taşıyor, onların akıbetini belirliyordu.

Seraph, geçmişin izleri her an biraz daha belirginleşiyordu. Geminin karanlık köşelerinde, her an bir adım daha yaklaşmakta olan bir gerçeği hissediyordum. Eis’in kayboluşu, bir tesadüf değildi. Onun kaybolması, yalnızca geminin bir parçası olarak değil, aynı zamanda kaptanın koyduğu büyük planın bir parçasıydı.

Gemi, bir nehir gibi akıp gitmeye devam ediyordu, fakat suyun yüzeyinde dolaşan her şey, beni sürekli bir bilinmeze doğru itiyordu. Kaptan, gemisinin kaptanı olmanın ötesinde, bir tür geçiş yerinin bekçisi, bir aracıydı. Ve onun görevi, ruhları değerlendirmek, onları iki dünya arasında bir sınavdan geçirmekti. Bu gemi, yalnızca bir yolculuk değil; bir mahkûmiyet, bir sınavdı.

Bir gün, bu geminin yelkenleri, ruhlarla birlikte yükselecek ve denizin derinliklerine doğru gidecek. Kaptan, onları izlerken, her ruhu tartacak ve akıbetine karar verecek. Bir taraftan, insanlar, hayaletler ve canavarlar; diğer taraftan ise Tanrı’nın sükûneti, her şeyin sonu ve başlangıcı... Tüm bu bir araya geldiğinde, gemi bir yargıç, bir kavşak, bir geçiş noktası oluyordu.

O sırada, ihtiyar adamın sesini tekrar duyabiliyor gibiydim: "Bu gemi, geçişin kollarını sarar; ne var ne yok, her şey bir arada bulunur. Ama unutma, zamanın diyarında her ruh bir seçim yapar. Kaptan, iyi ile kötüyü ayıran; onun amacının bir sonu yoktur."

Bunlar, beni bir soruya sürüklüyordu: Kaptanın gerçekte ne yapmak istediğini artık tam olarak biliyor muyum? Kaptan, ruhların arasında kaybolanların, kaybolmak istemeyenlerin yolunu çiziyordu. Onun görevi, her şeyi kapsıyordu; tıpkı bir gölge gibi, yaşamın karanlık ve aydınlık yanlarını birbirinden ayırıyordu.

Seraph, geminin kaybolmuş karanlıklarında, bu dünyayı izleyen ve her şeyi içine almayı amaçlayan bir güçle karşı karşıyaydı. Ama bu yüzleşme, ne kadar yakın olursa olsun, hala gizemliydi. Geçiş, onun zihninde ve ruhunda başladığında, her şeyin çözülmesiyle birlikte bir sonuca varacaktı.

Kaptan, kendi karanlık yolculuğunda, ruhların gerçek akıbetini belirleyen bir figürdü. Bu, bir yargıç olmak değil, daha fazlasıydı; çünkü bir yargıcın kararı tek bir ruhu etkilerdi, ancak kaptanın kararı, tüm bir evrenin dengesini etkileyebilecek kadar büyüktü.

Geminin karanlık koridorlarında ilerlerken, içimde bir eksiklik hissi yoğunlaşıyor, her adımda daha derinleşiyordu. Sanki bir şeyleri anlamam gerekiyor ama ne olduğunu bir türlü bulamıyordum. Adım attıkça, bu gemi bana daha fazla sır veriyor gibi hissediyordum, ama her cevap, başka bir soruyu doğuruyordu.

Ve o an, bir köşe başında bir siluet belirdi. Lysander. Genellikle geminin yalnız köşelerinde, kimseyle konuşmadan dolaşan bu adam, bana neredeyse bir hayalet gibi görünüyordu. Siyah giysiler içinde, gri gözleriyle beni izlerken bir an için içimdeki huzursuzluğu daha da artırdı. Yüzündeki kasvetli bakış, başka bir dünyaya ait olduğunu hissettiriyordu. Ama burada, benim dünyamda, sadece o ve ben vardık.

Adımımı hızlandırıp ona yaklaştım, ama o bana doğru adım atmadı. Ellerini cebine sokmuş, başını biraz eğmişti. Gözlerimiz buluştuğunda, bir an için hiç konuşmadık. O an, sanki başka bir dilde iletişim kuruyorduk.

Ve sonra, bir soru geldi.

“Geminin sırrını anlamak mı istiyorsun?” dedi, sesi yavaşça kayarak, beni bir anda içine çekiyordu. Sesindeki tını tanıdık bir şeyi çağrıştırıyordu, ama korkutucu değildi. O an fark ettim; bu adamın söyledikleri, bana aşina olan bir şeydi, ama neydi o?

“Sadece anlamak, gerçeği öğrenmek. Bu gemi, bir taşıyıcı mı, yoksa bir sınav mı?” diye yanıtladım, içinde bulunduğum belirsizlikle baş başa kalarak.

Lysander hafifçe gülümsedi, ama gözlerinde bir belirsizlik vardı. “Gerçek, her zaman değişir. Burada, senin etrafındaki her şey gibi, her şeyin bir amacı var. Bu gemi, yalnızca bir yer değil; zamanın bir noktası. Her yolculuk son değildir. Burası, ruhların arasında bir köprüdür. Ama yine de; yalnızca seçilmişler anlayabilir.”

“Seçilmişler mi?” dedim, hafifçe başımı eğerek. “Peki, ya seçilmeyenler?”

“Bazen seçilmeyenler, geçmişteki en büyük hikayeleri yazar.” Lysander bir adım geri çekildi. “Kaptanın görevi, yalnızca ruhları geçişe hazırlamak değil. O, geçmişin ve geleceğin arasındaki bağlantıyı kuran bir bekçidir. Ama sadece seçilmişler, onun gerçekte kim olduğunu ve ne amaçla bu yolculukları yaptığına dair anlamı bulabilir.”

Sözleri, zihnimdeki karanlıkta bir ışık gibi parlıyordu, ama anlamı hâlâ belirsizdi. “Geçmişin karanlıkları ve kaptanın görevi… Ne zaman bitecek bu?” diye sordum, içimdeki huzursuzluğu daha fazla bastıramayarak.

Lysander’ın sözleri içimde yankı yapmaya devam ediyordu. Geçmişin karanlıkları, kaptanın görevi, ruhların geçişi… Hepsi birbiriyle bağlantılıydı, ama hala çözülmemişti. Her şeyin bir amacı olduğunu söylüyordu ama ben hâlâ o amacın ne olduğunu bulamıyordum.

Lysander bir süre suskun kaldı, gözlerinde derin bir boşluk vardı. O boşluk, bana bir şeyler anlatmak istiyordu, ama hangi kelimelerle ifade edileceğini bilmiyordu sanki. Ardından, başını hafifçe eğdi ve bir adım geri çekildi. Gözleri, geminin karanlık koridorlarına bakarken bir an için kayboldu.

"Bu geminin sırrı, her yolculuğun bir amaç taşıdığı düşüncesiyle örülü. Burası, zamanın ve ruhların karıştığı bir noktadır. Seçilmişler, anlamı görebilir, ama bazen bu anlam, onlar için bile kaybolur," dedi. Sesindeki ağırlık, söylediklerinin ciddiyetini bir kez daha hissettiriyordu.

“Yani, ben de bir seçilmiş miyim?” diye sordum, sesiyle sanki bir tür sınavdaymışım gibi hissederek.

Lysander bir süre daha susarak beni süzdü. Gözlerinde hafif bir belirsizlik vardı ama yine de bir şeyler söyledi: “Seçilmiş olmak, bir yük taşımaktır. Gerçek anlamı bulmak, seni sarmalayan tüm karanlıkları aşmak demektir. Ama unutma, Seraph, her seçilmiş yolculuk yapmaz; bazen, yolculuk, senin içindekilerle yüzleşmekten ibaret olur.”

Bu sözler, bir aydınlanma gibi geldi, ama bir o kadar da karanlık. Hızla içimdeki huzursuzluğu bastırmak istedim ama Lysander’ın söyledikleri, içinde bulunduğum karmaşayı daha da büyütüyordu.

Bana yaklaştı, bir adım daha attı. “Geçmişin ve geleceğin arasında bir köprü kuran kaptan… Bu geminin her koridoru, her odası, bir seçim yapmak zorunda olduğun bir sınav alanıdır. Bazen kaybolmak, bulmaktan daha önemli olabilir. Ama kaybolduğunda, seni arayan bir ışık kalır. Ve o ışık, seni yeniden bulmak zorunda kalabilir.”

“Bir ışık mı?” diye sordum, biraz daha karışarak. “Ve kaybolan kim? Kim kaybolur?”

Lysander, gözlerini bana dikerek, bu sefer daha kararlı bir şekilde konuştu: “Kaybolan, geçmişin ve geleceğin sıkıştığı bir noktada hapsolanlardır. Kaptan, bir zamanlar kayboldu. Ve belki de kaybolmak, onun görevini yerine getirmesi için tek yoldu.”

Bir an için düşünmeye başladım. Kaptan… Kaybolmuş muydu? Onun geçmişiyle ilgili daha fazla şey öğrenmem gerekirdi. “Kaptan, kayboldu mu gerçekten?” diye sordum.

Lysander, bana soğukkanlı bir şekilde baktı. “Evet. Ama kaybolmak, bir son değildir. O, geminin yöneticisi ve bekçisi, ama gerçek kimliği çok daha derinlerde saklı. Ve sen, Seraph, bu kaybolmuşlukla yüzleşmelisin. O zaman her şey, kendi anlamını bulur.”

Bir sessizlik daha yayıldı aramızda. Herkesin kendi yolculuğuna çıktığı, bir zamanlar kaybolmuş bir kaptanın ardında bıraktığı bu gemide, gerçekler daha fazla gizleniyordu. Her şeyin bir amacı vardı ama o amacı bulmak, çok zor olacaktı.

Lysander son bir kez gözlerime baktı ve adımını attı. “Her şeyin bir anlamı var. Ama bazı anlamlar, yalnızca o anlamın içinde kaybolmuş olanlar tarafından bulunabilir. Unutma, Seraph; bazı ruhlar kaybolur, bazıları ise yalnızca kaybolmayı bekler.”

Sözleri, içimdeki boşluğu daha da derinleştirdi. Gemi, artık sadece bir taşıyıcı değildi. O bir sınavdı; ama bu sınavı geçmek, her şeyin anlamını kavrayabilmek, sandığımdan çok daha karmaşıktı. Lysander’ı izlerken, geçmişin ve geleceğin ne kadar birbirine bağlı olduğunun farkına vardım. Geminin sırrı… Kaptanın görevi… Bütün bunlar, bir araya geldiğinde bambaşka bir gerçekliği oluşturuyordu.

 

 

 

 

 

 

Bölüm 10: Kader ve seçim

Gemi, geceyi içine alarak ağır ağır ilerliyordu. Sessizlik, bir tür baskı gibi üzerimdeydi. Sadece dalgaların uğultusu ve rüzgarın geminin direklerine vuran sesi vardı. Her şey çok uzak, çok derindi. Gözlerim ufukta kaybolan ışıklara takılı kalmışken, bir ses duyduğumda irkildim. Kaptan, sessizce yanımda belirmişti.

“Seraph,” dedi, sesindeki tanıdık tını yavaşça yayılarak her tarafı doldurdu. “Bu gemi, yalnızca bir taşıyıcı değil. Her yolculuk bir seçimdir. Bu geminin her geçişi, bir zaman dilimidir. Bir noktada, sana bir teklif yapmam gerekecek.”

Bunu söylemesiyle, gözleri bir parça derinleşti. Hangi noktadan sonra, hangi yolu seçmek zorunda kalacağımı düşündüm. Birkaç saniye boyunca, derin ve karanlık gözlerine bakarak, hissettiğim belirsizlik içinde kayboldum.

O an, aklımda aniden Zephira’nın silueti belirdi. Onun gözleri, bir şekilde her şeyin anlamını taşıyordu. Aramızda geçen her bakış, her dokunuş, bana başka bir dünyadan geldiğini hissettiriyordu. Sonsuz bir evrende, bu gemide, onunla olmak – her şeyin ötesinde bir anlam taşıyordu. Ama bu, son bir karar gerektiren bir yolculuktu.

“O teklif, sonsuz bir yaşam mı olacak, yoksa ruhum için başka bir karar mı vereceğim?” diye sordum, içimdeki huzursuzluğu bir kenara iterek. Cevap beklerken, her şeyin bir anlamı olup olmadığını anlamaya çalıştım.

Kaptan, sessiz bir şekilde gülümsedi. Ama bu gülümseme, bir tuzak gibi hissettirdi, gözlerinde bir kayıp vardı, bir bilinçsizlik. “Her ruh, bir seçim yapar. Seçimin ne olduğunu sadece sen bilirsin. Ancak unutma, bazı seçimler geri alınamaz.”

Bir anlık sessizlik. Gemi neredeyse durdu, ama dünya dönüyordu.

“Geminin görevi, tek bir amaç için değil. Bu yolculuklar, geçmişi ve geleceği aynı anda taşır. Ve her seçim, sadece seni değil, tüm zamanı etkiler.” Kaptan, sesini bir adım daha yükselterek ekledi: “Seraph, seni ne beklediğini hayal bile edemezsin. Burada senin için hazırlanan bir şeyler var. Bu görev, senin seçimine bağlı.”

Ve bir an için, Zephira’nın adını içimden fısıldadım. Bütün bu karanlık, bu gerilim, bu sonsuz yolculuk - her şeyde ona dair bir iz vardı. Zephira, bu geminin içinde kaybolmuş bir ışık gibi parlıyordu. Onunla paylaştığım her an, bir sonrasını getiriyordu, ama her şeyin bir bedeli vardı. Onunla mı kalacaktım, yoksa bu görevde bir adım daha atıp, ruhumu sonsuz bir yola mı bırakacaktım?

Bir yudum iç çekerek, derin bir nefes aldım. Burada, bu gemide, kaptan bana bir seçim sunmuştu. Ama diğer yanda, Zephira vardı. Aramızdaki bağ, beni tüm bu karanlığın ötesine taşıyor gibiydi. Ancak her şeyin bir sonu vardı, ve sonlar, bir karar gerektiriyordu.

“Seraph,” dedi kaptan son bir kez, “Senin seçimin, seni sonsuza kadar değiştirecek. Ama unutma, her değişim bir bedel ister.”

Gözlerim, Zephira’nın yüzüne takıldı bir an. Yüzü, bu yolculuğun en karanlık köşesini bile aydınlatacak kadar parlaktı. Ne kadar istesem de, onunla olmanın bedelini, belki de ödeyecektim. Ama o an, bir seçim yapmak zorunda olduğum gerçeğiyle yüzleştim.

Son bir bakış, sonsuz bir yolda ilerlerken benimleydi. Bu seçim, sadece benim değildi. Zephira ve ben, iki ayrı varlık gibi görünsek de, birbirimize ait bir dünya kurmuştuk.

Ve sonra… sessizlik.

Her şeyin ortasında, ben ve kaptan arasında bir seçim kaldı. Bu sadece bir yolculuk değil, bir ruhun kaderini, zamanın içindeki tüm izleri değiştirecek bir kararın anıydı. Ama ben, her adımda daha da derinleşen sessizliği ve karanlıkla sarılmış bir dünyayı hissettikçe, ne olursa olsun bu yolculuğun sonunu kendi içimde bulacağımı fark ettim.

Seçimimi yapacakken, bir tek ben, neyi seçtiğimi bilmeliydim. Ama o seçim…

 

Share
Tweet
Pin
Share
No yorum
Older Posts

kategoriler

felsefe ruh varlık şiir
  • Medeniyet demo
    İnsan, yaratılmışların en değerlisi daha doğru deyişle en gerçeği. GİRİŞ: İnsan, Biz ve ben Basit bir tanımlama yaparak insanı düşünebilen ş...
  • Somnium dei
        Giriş : Rüyada geçen bir günle, uyanık geçen bir günün ağırlığını tartmak istersek, ...

Blog Archive

  • Ağustos 2025 (1)
  • Temmuz 2025 (1)
  • Şubat 2025 (1)
  • Ocak 2025 (1)
  • Eylül 2023 (1)
  • Ocak 2023 (1)
  • Kasım 2022 (1)
  • Ağustos 2022 (1)
  • Temmuz 2022 (3)
  • Nisan 2022 (4)
  • Mart 2022 (2)
  • Şubat 2022 (1)
  • Şubat 2020 (1)
  • Aralık 2019 (1)
  • Kasım 2019 (3)
  • Ağustos 2019 (5)
  • Haziran 2019 (2)
  • Nisan 2019 (1)

Created with by BeautyTemplates